Futbolda/Sporda Altyapı Eğitimi demek, futbola ilişkin nelerin, nasıl ve asıl olarak "ne zaman" öğretileceği ve öğrenileceği ile ilgili süreç demektir. "Futbol/Spor altyapı eğitim pedagojisi" demek; Çocukların gelişim sürecindeki "kritik dönemleri" ve durumları dikkate alarak öğretimi sürdürebilmek demektir. Not: Burada yer alan yazılardan isim ve kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Aksi hırsızlığa girer. Alıntılar hukuken de kaynakça gösterilerek yapılır. (İsmail Topkaya)
18 May 2018
ANTRENÖRLÜK MESLEĞİ YAPILANMASI VE ANTRENÖR YETERLİLİKLERİ MESELESİ
(1)
Yeterlilik bir iş alanında, o iş alanına yönelik mesleki yapılanmalara ilişkin o mesleğin gereklerini gerçekleştirebilmek için sahip olunması gereken tüm özelliklere sahip olmaktır.
Peki, Antrenörlük nedir?
Spor alanına ilişkin, eğitim ve spor iş alanı ile ilgili bir meslektir.
Bu durumda "yeterlilik" kavramı "mesleki bir yeterlilik" halini almakta ve o mesleğin gereklerine yerine getirebilecek tüm özelliklere sahip olmayı ifade etmektedir.
Antrenörlük mesleğinin de amaçları ve işlevleri bakımından ayrıldığı veya ayrılması gerektiği durumlar vardır.
Antrenörlük bir spor dalına özgü mesleki bir alan olmaktan çoktan çıkmıştır.
Artık cimnastik, atletizm veya futbol antrenörü gibi mesleki sıfatları yetersiz ve tam isabetli sıfatlar değildir.
Dolayısıyla antrenörlük mesleğinin amaçları ve işlevleri bakımından sadece a, b, c veya 1. 2. 3. seviye diye kategorize edilmesi en büyük sorunlardan birisidir.
Antrenörlük mesleği amaç ve işlevsellik açısından tüm spor branşlarına yönelik "yetiştiricilik", "geliştiricilik" ve yarıştırıcılık" bakış açılarıyla inşa edilmesi ve sıfatlandırılarak alt meslek dalları haline getirilmesi zorunluluğu fevkalade önemlidir.
Ancak bundan sonra yeterlilik denilen bir mesleği yapabilecek gereklere ve özelliklere sahip olma meselesi netleşebilir, ölçütlendirilebilir ve değerlendirilebilir hale gelecektir.
Genel yeterlilik bambaşka bir şeydir. O olmazsa olmazdır.
Ama mesleki yeterlilik anlamında asıl iş ve olması gereken özel yeterliliktir.
Ama bunun için "antrenörlük" mesleğini amaca ve işlevselliğe göre ayırmak, kategorize etmek ve gerçek birer mesleki uzmanlık halinde tescil etmek zorunluluğu şarttır.
Aksi halde çocuklar üzerinde kendini kanıtlamaya çalışarak başka amaçlar peşinde koşan antrenörler için değil belki ama çocuklar için mesele büyüktür...
(2)
Yukarıda "yeterlilik ve iş alanı, meslek alanı ve meslek alanı olan antrenörlük" ilişkisine giriş yaparak "antrenörlüğün de tüm meslek alanları gibi bir "yeterlilik" meslek alanı olması gereğini ve vurgusunu yapmıştık.
Spor alanı (yani iş alanı), buna bağlı olarak gelişen meslek alanları yani antrenörlük mesleği önce spor çeşitlerini sonra da o spor çeşitlerine ilişkin antrenörlük meslek alanlarını ortaya çıkarmaktadır.
Spor alanları sürekli büyür gelişir ve detaylanırken ona bağlı iş alanları sürekli gelişir, büyür ve detaylanır.
Dolayısıyla artık "spor eğitimcisi" diye bir iş ve meslek alanı çok geniş çerçeveli bir alan olmuş, yeterliliği açısından içinden çıkılamaz bir alan ve meslek halini almış bulunmaktadır.
Beden eğitimi alanı ve mesleği bu anlamda en temel iş ve meslek alanı olarak durmaktadır.
Ülkemizde yerleşmemiş ve yok ama beden eğitim içinde konumlandırılmış olan "hareket eğitimi iş alanı ile hareket ve oyun eğitimcisi" beden eğitim alanının önceli olarak var olması gereken bir alan ve bir meslek grubu olmalıdır.
Diğerleri malum,
Sağlık alanı ve fitnes ile ilgili alanlar ve meslek grupları,
Bunun içinde görülen ama kendine özgü iş alan ve meslek alanı olan Dans ve türevleri alanı...
Bunlar daha çoğaltılabilir.
Biz esas konumuza dönelim.
Spor iş alanı oradan futbol iş alanı ve meslek alanına geçelim.
Futbol bir iş alanı olarak doğrudur ama tek bir meslek alanı olarak artık çok geniş bir alandır.
"Futbol antrenörü" diye bir meslek yeterlilikleri açısından bakıldığında altından kalkılamayacak kadar çok ve geniş bir hal almıştır.
Dolayısıyla zaten kondisyon antrenörü, kaleci antrenörü, teknik direktörü, istatistikçisi, analizcisi, araştırmacısı, yetenek tarayıcısı, psikoloğu, sosyoloğu, diyetisyeni, yöneticisi, koordinatörü gibi alt iş ve meslek alanları oluşturulmuş durumdadır.
Artık gelmek istediğimiz yere gelebiliriz.
Bunlardan her biri birer meslek ise ki öyledir, bu mesleklerin uzmanı olabilmek için o mesleğin gerekleri olan
-kişilik ile ilgili,
-beden ile ilgili,
-bedensel özellikleri ile ilgili,
-alan bilgisi ile ilgili,
-alan becerisi ile ilgili,
-alan öğretimi ile ilgili,
-alan değerlendirmesi ile ilgili,
-alan planlama, programlama ile ilgili
"YETERLİLİKLERE" sahip olunması gerekir.
Peki, nasıl anlayacağız bu yeterliliklere sahip olunup olunmadığını?
İşte bunun tek göstergesi de söz konusu yeterliliklere ilişkin "yeterlilik çıktıları"dır.
Yeterlilik çıktıları standartlaştırılmış, normlaştırılmış pratik ölçme ve değerlendirmelerdir.
Bir kişi antrenör olduğu meslek alanındaki bütün yeterlilik çıktılarını ortaya koymak, somutlamak ve göstermek zorundadır.
İşte bu nedenle "futbol antrenörlüğünü" mutlaka ama mutlaka önce altyapı antrenörlüğü ve üstyapı antrenörlüğü diye sınıflandırmak (payelendirmek değil) adını koymak ve ona göre yeterlilik göstergeleri hazırlamak için gereklidir.
Ama yetmez...
Altyapı antrenörlük mesleğini de yine kendi içinde mutlaka sınıflandırmak gerekir.
Çünkü mesleki yeterliliğin kimlere yönelik olarak, neye ilişkin olarak düzenlenmesi gerekir.
Bu anlamda bir altyapı antrenörünün 8 yaşından 18 yaşına kadar 10 yıllık gelişim ve eğitim psikolojisi yeterliliklerine vakıf olması şekil olarak kolay ama pratik olarak zor ve verimsizdir.
Bu bağlamda altyapıları;
1. Futbol Altyapı Temel Eğitim Antrenörlüğü ve Yeterlilikleri,
2. Futbol Altyapı Gelişim Eğitim Antrenörlüğü ve Yeterlilikleri,
3. Futbol Altyapı Performans Antrenörlüğü ve Yeterlilikleri
Olarak belirlemek ve hazırlamak ve bu yeterliliklere her anlamda vakıf olmak ve ilgili yeterlilik çıkıtlarını sergilemek bir altyapı futbol antrenörü için "gerçek bir altyapı antrenörü" meslek kimliği edinimi ve işlevsel mesleki kimlik anlamına gelecektir.
Böylesi bir modelde "mesleki yeterlilik" meselesi daha kolay halledilir durumdadır.
Futbol Altyapı Temel Eğitim Dönemi Mesleki yeterlilikleri sadece 8-12 yaş çocuklarını ilgilendiren bir uzmanlık olacaktır.
Bir antrenörün 8-12 yaş çocukları ile ilgili "Gelişim psikolojisi-Futbol Eğitimi" açısından sahip olacağı tüm yeterliliklere sahip olma hem kolay, hem sağlıklı ve hemse verimlilik açısından muhteşem olacaktır.
16 May 2018
FUTBOLDA "TİKİ TAKA" OYUN ANLAYIŞI VE BİR KAÇ SORU İŞARETİ
Önce bu oyun anlayışının güzelliğini, herkesi sisteme dahil eden kolektifliğini ve takım olma üzerindeki etkilerini belirtmekte büyük yarar var.
Kısa paslar ile verkaç sistemi üzerine dayalı bir oyun oynama biçimi ve anlayışı olan Tiki Taka oyun sistemi esasen Rinus Milnius'un total futbol anlayışından doğan, Johan Cruyff'ın futbola kattığı ve Pep Guardiola'nın sıkça kullandığı bir oyun sistemine dönüşmüştür.
Amaç topa en fazla sürede sahip olmak ve isabetli pas yüzdesi ile oynamaktır.
Futbolu neredeyse bir bilgisayar oyununa (play-statition) çeviren bu oyun sistemi, futbolu elbette yukarılara taşımış ve zenginleştirmiştir.
Çok daha önemlisi bu sistem boy, güç ve bazı bedensel özellikleri nedeniyle birçok yetenekli oyuncuya yeni bir kapı açmış ve bu yüzden harcanıp gitmelerini engellemiştir.
Yine bu anlayışı teknik becerileri düşük, oyunda alan bulma ve alan yaratma özellikleri yetersiz ve paylaşma duyguları olmayan oyuncu tiplerine ise kapıları kapatmıştır.
Tiki taka özetle bir pas oyunudur.
Pas verme ile pas alma davranışları üzerine şekillen bu oyun sistemini bozacak olan tek şey elbette pas trafiğin kesmektir.
İlk akla gelen budur.
Pas trafiğini kesmeyle uğraşmayı sağlamak zaten bu oyunun asıl amacıdır ve üstünlüğüdür...
Çünkü pas kesmeye odaklanan rakip takım, kendi oyunu bırakmış ve rakibine teslim olmuş demektir.
Yani eleştirel not olarak kaydedeceğimiz şey bu değildir. Daha başka bir şeydir.
Daha çok da altyapılarda tiki-taka eğitim sonuçları ile ilgilidir.
1. 12 yaşından önce tiki taka oyun eğitiminin yol açabileceği bazı olumsuz sonuçları ve
2. Farklı oyun anlayışlarına karşı çözüm üretme/ problem çözmenin zorlukları konusuydu.
Biliyorsunuz "tiki taka" yani "kısa pas ve duvar pası" pratiğine dayalı oyun anlayışınında pası verenden çok pası alacak olanın hareketliliği çok önemlidir.
Pası verecek olan oyuncu, pas vereceği kişiyi olması gerektiği yerde bulamazsa, oyun çöker veya devam ettirilemez.
Bu oyunu en iyi oynayan efsane oyunculardan birisi olan Barcelona oyuncusu Xavi'nin dediği gibi;
“Topla buluştuğumda çevremi iyi kontrol etmiş olurum; bu yüzden hamle yapacak kadar vaktim olup olmadığını ya da rakip oyuncunun bana ne kadar yakın olduğunu bilirim. En önemli nokta bu. Baskı altındaysam topla fazla oynamadan rakibin kapmasını engellemeye çalışırım. Yani aslında rakip oyunculardan uzak kalmak için fırsat ararım. Daha sonra da topu takım arkadaşlarıma verecek pozisyonu kovalarım.”
Yani pası alacak olanın sürekli hareket halinde olması ve doğru açı ve yöne hareketlenmesi çok önemli.
Biz bu oyun anlayışını kendi dilimize uygun olarak "ayağında top tutma pas ver, boşa kaç pas al" oyunu olarak ifadelendiriyoruz.
Dolayısıyla oyun kendi içinde tutarlı, koordineli ve akıllıca. Topa sahip olmak ise son derece önemli, aksi halde oyunda yoksunuz demektir.
Şimdi gelelim iki soru işaretine;
1.Biliyorsunuz çocuklarda 10-12 yaş futbola ilişkin top ile ilişkili neredeyse tüm hareket becerilerinin gerçekleştirilmesi çalışılması ve öğrenme ve yaratıcılık konusunda "sihirli" dönemdir. Yani çok yönlülüğün ve özgürce hareket ederek yeni şeyler keşfetmenin ve bunu beceriye dönüştürmenin altın çağıdır.
İşte bu yaşlarda söz konusu yaş gruplarını tiki taka'ya zorlamak veya tüm zamanları pas oyunu veya pasa dayalı oyun ile doldurmak demek onları bir açıdan çok geliştirirken diğer açıdan engellemek veya kısıtlamak demektir.
Bu durum göz önüne alınır ve çocukların bazı bireysel özelliklerini sınama, deneme ve uygulama fırsat ve imkanları onlara tanınırsa, top ile bireysel oyunlar ve davranışlarının önü açılırsa çok yönlü gelişim olanağı da ihmek edilmemiş olur.
2. İkinci soru işareti; Tiki-Taka oyun anlayışında bilindiği üzere topun yerde kalması veya tutulması önemli. Ve sahanın bir bölgesinin ağırlıklı olarak kullanılması da önemli. Karşı takım top çalabilen veya topu kazandığında uzun oynayabilen ve geniş alanda isabetli ve çabuk oyun oynamayı becerebilen bir özelliğe sahipse, tiki-taka oyununa çok adapte olmak yetmeyebilmektedir. Bu oyuncuların bu tür oyunlara karşı da "hemen topu kazanmak" dışında çözüm üretebilecek oyun davranışlarının olması şart.
( Barcelona'nın son iki yıldaki 3. bölgedeki oyuna son verip, tüm bölglerde oynamayı seçmeye yönelmesi ve Manchester City örneklerinde olduğu gibi).
İşte bu soru işareti göz önüne alındığında pasa dayalı oyun sisteminin daha uzun süre futbol oyununda hakim oyun anlayışı olarak devam edeceği kesin gibi görünüyor.
ÇOCUKLAR YARIŞMAK, KAZANMAK, MÜSABAKA VE OYUN ÜZERİNE.
"Çocuklar kazanmak için yarışmazlar. Yarışmak için oynamazlar. Eğlenmek için oynar, oynarken işin doğası gereği ve ölçülerde yarışırlar. Yani onlar için amaç; Kazanmak, kazanmak için yarışmak ve yarışmak için oynamak değildir".
Bu cümle elbette şu an için birçok kulübün altyapı biriminde sürdürülen eğitim yaklaşımı ve yarışmacı spor anlayış ve kazanan takım yaratma amacı ile örtüşen bir ifade değildir.
Doğrudur. Bu anlamda tartışmalı bir cümledir.
Ama çocukların 16-17- ve 18 yaşlarından sonraki spor hayatlarının devamı ve üst düzeyde gelişim elde etmelerini sağlamak açısından "tartışmalı" bir ifade değildir.
Çocuğa sürekli yarışma ve kazanma gerekliliği empoze ederek, dahası iyi yarışmayan ve kazanmayanlara şans vermeyerek sürdürülen bir eğitim ortamında çocuklar dönüştürüldüğü ve yeni duruma zorla adapte edildiği için onlar artık birer yarışmacı olurlar.
Lakin "gelişim psikolojisi ve yaş gruplarının gelişim açısından bakıldığında " yani kendi akışı ve doğallığı içinde bakıldığında, "yarışma ve kazanma" üzerine herhangi bir ortam yaratılmadığında ve empoze edilmediğinde çocuklar sadece ve sadece oyunu daha ciddi oynamak için kazanma ve kaybetmeme peşindedirler. O kadar.
Zaten bu durumda amaç oyun olmaktadır. Oyunun iyi oynanmasının sağlanması olmaktadır.
Yarışma ve kazanma ön plana çekilince "amaç" haline gelince oyun oynamak ve eğlenmek ikinci ve üçüncü planda kalmaktadır.
Çocukları isterseniz test edebilirsiniz.
Kimse olmadan birbirleriyle sokakta yaptıkları maçlar çok daha zavkli ve üstelik çok daha verimlidir.
Niçin?
Kıyaslanma, gerginlik ve kaybettiğinde rencide edilme endişesi olmadığı için.
Yapılan gözlem çalışmaları, deneysel çalışmalar ve gelişim psikolojisi literatürlerinde yer alan "gelişim özelliklerinin oyuna yansıması" konusunda pratik anlamda şu sonuçlara ulaşmak mümkündür;
Çocuklar 10 yaşlarına kadar neredeyse %100 oranında kazanma amaçlı oyun oynamaktan kaçınmaktadırlar.
"Hadi maç yapalım" demek ve bunu istemek aslında "hadi oyun oynayalım" anlamındadır ama bu oyun ciddi olmalıdır.
Oradaki maç ifadesi kazanmayı amaçlamak ve yenmek için oynamak değil, oyunu ciddi oynamak isteğinin ve duygusunun bir yansımasıdır.
Çocuklar 10-12 yaşlarında müsabaka yapmayı tamamen kişisel becerilerini kanıtlamak ve sergilemek için isterler. Çünkü diğerlerinden farklı olduğunu göstermenin en iyi yolu müsabakadır. Burada da kazanmak ve yenilmemek gibi amaçlar asdla ön planda değildir.
12-15 yaşlarında ise çocuklar için müsabaka ise duygusal anlamda ve düşünsel anlamda tek bir amaçla oynanır aslında.. Bunu ifade edemiyor oluşlarına aldanmamak gerek... Bir takımın parçası olmak... Müsabaka bu yaş grupları değerli olmanın, önemli görülmenin ve bir bütünün parçası olmanın aracıdır.
Zaten 15 yaşlarına kadar futbol müsabakalarının gelişimsel olarak amaçları da bunlar olmalıdır.
Amaç bunlar olunca çocukların performansı düşer mi?
Hayır tam tersine daha da artar.
Yarşmayı ve mutlak kazanmaı öne alınca performansın artacağını sanmak tam bir yanılsamadır.
Spor eğitimcilerinin hatalarından birisi eğitim sürecinde bazı amaçları öne alınca diğer amaçlara ulaşılmayacağını sanmalarıdır.
Ya da amaçları gelişim psikolojisine uygun olarak belirlemiyor oluşlarıdır.
Çocuklar müsabaka yapmasın demek çok doğru değil elbette...
Ama çocuklar müsabakanın içinde kaybolmasın.
Müsabakayı zevk alınan ve yeni öğrenmeler elde etme fırsatı ve ortamı olmaktan çıkarırsak, çocukların çoğunu yitirmiş oluruz.
Müsabaka dediğimiz şey öncelikle "maç yapmak" olmalı, maç yapmak ise ciddi şekilde oyun oynamak demek olmalıdır.
Bu cümle elbette şu an için birçok kulübün altyapı biriminde sürdürülen eğitim yaklaşımı ve yarışmacı spor anlayış ve kazanan takım yaratma amacı ile örtüşen bir ifade değildir.
Doğrudur. Bu anlamda tartışmalı bir cümledir.
Ama çocukların 16-17- ve 18 yaşlarından sonraki spor hayatlarının devamı ve üst düzeyde gelişim elde etmelerini sağlamak açısından "tartışmalı" bir ifade değildir.
Çocuğa sürekli yarışma ve kazanma gerekliliği empoze ederek, dahası iyi yarışmayan ve kazanmayanlara şans vermeyerek sürdürülen bir eğitim ortamında çocuklar dönüştürüldüğü ve yeni duruma zorla adapte edildiği için onlar artık birer yarışmacı olurlar.
Lakin "gelişim psikolojisi ve yaş gruplarının gelişim açısından bakıldığında " yani kendi akışı ve doğallığı içinde bakıldığında, "yarışma ve kazanma" üzerine herhangi bir ortam yaratılmadığında ve empoze edilmediğinde çocuklar sadece ve sadece oyunu daha ciddi oynamak için kazanma ve kaybetmeme peşindedirler. O kadar.
Zaten bu durumda amaç oyun olmaktadır. Oyunun iyi oynanmasının sağlanması olmaktadır.
Yarışma ve kazanma ön plana çekilince "amaç" haline gelince oyun oynamak ve eğlenmek ikinci ve üçüncü planda kalmaktadır.
Çocukları isterseniz test edebilirsiniz.
Kimse olmadan birbirleriyle sokakta yaptıkları maçlar çok daha zavkli ve üstelik çok daha verimlidir.
Niçin?
Kıyaslanma, gerginlik ve kaybettiğinde rencide edilme endişesi olmadığı için.
Yapılan gözlem çalışmaları, deneysel çalışmalar ve gelişim psikolojisi literatürlerinde yer alan "gelişim özelliklerinin oyuna yansıması" konusunda pratik anlamda şu sonuçlara ulaşmak mümkündür;
Çocuklar 10 yaşlarına kadar neredeyse %100 oranında kazanma amaçlı oyun oynamaktan kaçınmaktadırlar.
"Hadi maç yapalım" demek ve bunu istemek aslında "hadi oyun oynayalım" anlamındadır ama bu oyun ciddi olmalıdır.
Oradaki maç ifadesi kazanmayı amaçlamak ve yenmek için oynamak değil, oyunu ciddi oynamak isteğinin ve duygusunun bir yansımasıdır.
Çocuklar 10-12 yaşlarında müsabaka yapmayı tamamen kişisel becerilerini kanıtlamak ve sergilemek için isterler. Çünkü diğerlerinden farklı olduğunu göstermenin en iyi yolu müsabakadır. Burada da kazanmak ve yenilmemek gibi amaçlar asdla ön planda değildir.
12-15 yaşlarında ise çocuklar için müsabaka ise duygusal anlamda ve düşünsel anlamda tek bir amaçla oynanır aslında.. Bunu ifade edemiyor oluşlarına aldanmamak gerek... Bir takımın parçası olmak... Müsabaka bu yaş grupları değerli olmanın, önemli görülmenin ve bir bütünün parçası olmanın aracıdır.
Zaten 15 yaşlarına kadar futbol müsabakalarının gelişimsel olarak amaçları da bunlar olmalıdır.
Amaç bunlar olunca çocukların performansı düşer mi?
Hayır tam tersine daha da artar.
Yarşmayı ve mutlak kazanmaı öne alınca performansın artacağını sanmak tam bir yanılsamadır.
Spor eğitimcilerinin hatalarından birisi eğitim sürecinde bazı amaçları öne alınca diğer amaçlara ulaşılmayacağını sanmalarıdır.
Ya da amaçları gelişim psikolojisine uygun olarak belirlemiyor oluşlarıdır.
Çocuklar müsabaka yapmasın demek çok doğru değil elbette...
Ama çocuklar müsabakanın içinde kaybolmasın.
Müsabakayı zevk alınan ve yeni öğrenmeler elde etme fırsatı ve ortamı olmaktan çıkarırsak, çocukların çoğunu yitirmiş oluruz.
Müsabaka dediğimiz şey öncelikle "maç yapmak" olmalı, maç yapmak ise ciddi şekilde oyun oynamak demek olmalıdır.
YAPARAK ÖĞRENME
ÇOCUKLAR "YAPARAK" ÖĞRENİR. VE ÇOCUKLAR GENEL OLARAK YAŞLARININ GEREĞİNİ YAPMALIDIRLAR.
Çocuklar beden kullanımı gerektiren hareketleri (psikomotor davranışları) dinleyerek, okuyarak, görerek asla öğrenemezler...
Dinlemek, okumak ve görmek sadece öğrenmeyi zenginleştirir.
Tek başlarına asla sağlamazlar.
Çocuklar önce sınayarak, sonra deneyerek ve yaparak ve yaşayarak, ardından kullanarak öğrenirler.
Yaparak, yaşayarak dediğimiz eğitim iki türlüdür.
Birincisi: Gerçek ortamları taklit ederek, yani örnek olay ve canlandırmalar yaparak / simülasyonlar ile ve duygusal olarak yaşayarak.
İkincisi: Gerçek ortamların kurgulanması ve gerçek ortamlarda yaparak, ortamın gereklerini yerine getirerek.
Okullar ve eğitim kurumları öğrenmeleri gerçeğe en yakın şekilde öğrenmeleri sağlayan kurumlar olmalıdırlar.
Ama gerçek dediğimiz şey: Çocuğun gerçeğidir. Büyüklerin gerçeği değil...
Çocukların gerçeği demek; Onların yaş düzeylerine uygun ve gelişim özelliklerine paralel yapmaları gerekenleri yapmalarını sağlamaktan ibarettir..
Zorlayarak, gereğinden fazla süre ve tekrar ile çocukları daha iyi şeyler yaptırabiliriz belki ama zamanından önce bu şekilde yaptırılan ve yapılması sağlanan çoğu şey, ilerleyen süreçte aynı şekilde devam eden bir gelişim eğrisi çizmez....
12 yaşında oynayabileceği bir oyunu 10 yaşında oynayabilen bir çocuk eğer gelişim özellikleri önce ise mesele yoktur, olması gereken budur. Lakin doğal ve normal gelişim özelliklerine sahip çocukların 10 yaşındayken 12 yaşındaymış gibi oyun oynamalarını sağlamak onların, 12 yaşına geldiklerinde 14 yaşında gibi oynamasını sağlamayacaktır... Ya da 14 yaşına geldiklerinde 16 yaşında gibi olmalarına neden olmayacaktır...
Bu ayrımı ve durumu iyi anlama durumundayız. İyi iş çıkarmak demek her zaman doğru iş yapmak demek değildir.
Çocuklar beden kullanımı gerektiren hareketleri (psikomotor davranışları) dinleyerek, okuyarak, görerek asla öğrenemezler...
Dinlemek, okumak ve görmek sadece öğrenmeyi zenginleştirir.
Tek başlarına asla sağlamazlar.
Çocuklar önce sınayarak, sonra deneyerek ve yaparak ve yaşayarak, ardından kullanarak öğrenirler.
Yaparak, yaşayarak dediğimiz eğitim iki türlüdür.
Birincisi: Gerçek ortamları taklit ederek, yani örnek olay ve canlandırmalar yaparak / simülasyonlar ile ve duygusal olarak yaşayarak.
İkincisi: Gerçek ortamların kurgulanması ve gerçek ortamlarda yaparak, ortamın gereklerini yerine getirerek.
Okullar ve eğitim kurumları öğrenmeleri gerçeğe en yakın şekilde öğrenmeleri sağlayan kurumlar olmalıdırlar.
Ama gerçek dediğimiz şey: Çocuğun gerçeğidir. Büyüklerin gerçeği değil...
Çocukların gerçeği demek; Onların yaş düzeylerine uygun ve gelişim özelliklerine paralel yapmaları gerekenleri yapmalarını sağlamaktan ibarettir..
Zorlayarak, gereğinden fazla süre ve tekrar ile çocukları daha iyi şeyler yaptırabiliriz belki ama zamanından önce bu şekilde yaptırılan ve yapılması sağlanan çoğu şey, ilerleyen süreçte aynı şekilde devam eden bir gelişim eğrisi çizmez....
12 yaşında oynayabileceği bir oyunu 10 yaşında oynayabilen bir çocuk eğer gelişim özellikleri önce ise mesele yoktur, olması gereken budur. Lakin doğal ve normal gelişim özelliklerine sahip çocukların 10 yaşındayken 12 yaşındaymış gibi oyun oynamalarını sağlamak onların, 12 yaşına geldiklerinde 14 yaşında gibi oynamasını sağlamayacaktır... Ya da 14 yaşına geldiklerinde 16 yaşında gibi olmalarına neden olmayacaktır...
Bu ayrımı ve durumu iyi anlama durumundayız. İyi iş çıkarmak demek her zaman doğru iş yapmak demek değildir.
"ÇOK ÇALIŞMAK" YETMEZ, "DOĞRU ÇALIŞMAK" DA GEREKİR.
------------------------------------------------------------------------------
"BİZİ HEDEFE TAŞIYACAK VE ULAŞTIRACAK OLAN ŞEY, ÇOK ÇALIŞMAK DEĞİL, DOĞRU ÇALIŞMAKTIR"...
----------------------------------------------------------------------------------------------
İyi şeyler yapmak ve üretmek için "çok çalışmak" gereği ve söylemi doğrudur. Lakin eksiktir.
İyi şeyler yapmak ve iyi şeyler üretmek için öncelikle "doğru çalışmak" gerekir.
"Doğru ve çok çalışmak" iyi şeylerin yapılmasını ve iyi şeyler üretilmesini sağlamanın ön koşuludur.
Somutlarsak;
Eğer ülke düzeyinde bir doğru bir futbol yapılanmanız yoksa, veya doğru bir futbol anlayışınız yoksa, bir modeliniz yoksa ve tüm bunlara ilişkin ve bunları tamamlayacak olan doğru bir ekol peşinde değilseniz ve yöntemler (yollar) kullanmıyorsanız, yapacağınız ve yaptığınız çalışmaların çokluğu ve yoğunluğu çok şey ifade etmez, halk deyimi ile "havanda su dövmeye" benzer.
Çalışmak çok önemlidir...
Ama çalışmayı değerli kılacak olan tek şey "doğru çalışmaktır."
Çalışmanın önemi ile değerini belirleyen şey emek, süre ve ürün ile ölçülür. Ürün yoksa, ürün yetersizse ve ürün kalitesiz ise emek ve süre boşa harcanmış demektir.
Ürün için de emek ve sürenin gereği ve önemi ortadadır. Eğer ürünü daha az emek ve daha az sürede elde ediyorsanız mesele yok demektir.
Bu anlamda doğru çalışmak asıl başarılması gerekendir.
Doğru çalışmak, amaca yönelik çalışmak değildir.
Herkes amaca göre çalıştığını söylemektedir zaten.
Doğru çalışmak demek; amaca göre yapılması gerekenleri yer, zaman, mekan, araç-gereç ve insan faktörleri üzerinden doğru tanımlamak, doğru seçmek, doğru planlamak ve doğru yönetmek demektir.
Bu anlamda çok çalışmak demek çok eğitim değil, doğru eğitim demektir.
Doğru eğitimi yer, zaman, mekan, araç-gereç, tesis ve çocuk faktörleri üzerinden doğru tanımlamak, doğru seçmek, doğru planlamak, doğru yönetmek demektir.
Aynı işi farklı kişilerin farklı planlama ve farklı yöntemler kullanarak yaptığını düşünün, muhtemelen sonuçlar farklı olacaktır. Birisinin ürünü ya daha fazla ya da daha kaliteli olacaktır.
Onun içindir ki; eğitim sınama ve deneme tahtası olmaktan çoktan çıkmıştır. Eğitimde doğrular onlarca yıldır bellidir. Sadece giderek daha zenginleşmektedir.
Yani eğitimde çok çalışmaktan ziyade, doğru çalışmanın önemi uzun zamandan beridir bilinen ve uygulanan bir anlayıştır.
Eğitimde çok çalışmaya, eğitimde doğru çalışmayı entegre edemediğimiz sürece çocuklara, zamana ve emeğe yazık olacaktır.
Genel olarak okullarımızın durumu budur.
Ve genel olarak futbolumuzun durumu da budur.
Not:
Dünyada eğitimde ilk sıraları paylaşan ve hatta 10, ilk 20 gibi sıraları paylaşan ülkelerin okullarındaki eğitim sisteminin dayandığı eğitim modeli çok ders sayısı ve çok ders saati değil, ders sayısı ve ders saati azlığıdır.
Peki, farkı yaratan şey nedir o halde?
Derslerin ve ders saatlerinin verimli geçirilmesidir. Yani doğru çalışmadır.
Türkiye'de anaokulundan üniversiteye kadar ders sayıları ve ders saatleri çok fazladır. Bu durum bizi hiç bir açıdan gelişmiş ülkeler düzeyine ulaştırmamıştır.
GERD MÜLLER VE ALTYAPI EĞİTİMİ AÇISINDAN ALINACAK DERSLER
GERD MÜLLER'İN KARİYERİ VE FOTOĞRAFIN ÜZERİNDE YER ALAN SÖZÜ, FUTBOL EĞİTİMİ AÇISINDAN BİZE NE SÖYLEMELİ?
Gerd Müller'i değil, sadece fotoğrafın üzerinde yer alan sözünü paylaşmak ve bu ifadeyi futbol açısından irdelemek asıl amacımız.
Ama saygısızlık da yapmamak gerekir.
Bir kaç cümle ile de olsa Gerd Müller kimdir? Bir bakalım.
Kasaba takımında oynadığı 51 maçta 108 gol,
Bayern Münih sürecinde; 607 maçta 566 gol,
Milli maçlarda 62 maçta ve 68 gol...
Daha ne olsun...
Futbol diliyle ve özellikleri ile tanımlarsak;
-Her şeyden önce o bir golcüdür.
- Gol atma uzmanıdır.
-Gol atmayı sezme ve öncelleme açısından dünya birincisidir.
-Gol pozisyonu alma ve gol için pozisyon alma becerileri rol modelidir.
Özetle o gerçekten gelmiş geçmiş en iyi "golcülerden" birisidir.
Bu iadeler onun iyi bir futbolcu ve iyi bir oyuncu olmadığı anlamına gelmez. Onun yaptığı sadece kale önü ve kale direği dibi golcülüğü değildi. Futbolculuk ve iyi oyunculuk özelliklerine de gerektiğince sahipti.
Bu arada merak edenler onun hayatını ve sürecini okuduklarında yukarıda sözünü ettiğimiz fiziksel özelliklerine ilişkin değerlendirmeleri de göreceklerdir.
Eğer o değerlendirmeler yüzünden Gerd Müller önce kasaba takımında ardından Bayern sürecinde birinci derecede ölçüt olarak ele alınsaydı, ona fırsat tanınmayacak ve böyle bir golcüyü dünya izleyememiş olacaktı...
Dememiz o ki; Çocukları fiziksel özelliklerinden ziyade, biyo-motor özellikleri, yaratıcılık özellikleri, iradi özellikleri, ilgileri ve çalışma arzularını daha ön planda tutmak bir çok değerin heba edilmesini engelleyecektir.
Eğer Marodana, Messi, Ardiles, İniesta, Xavi sahip oldukları fiziksel özellikleri ile bizim memleketimizde doğmuş olsalardı, üçük, çelimsiz, güçsüz gibi gerekçelerde asla varoldukları futbol kariyerlerini yaşayamayacaklardı...
Çocuklara küçük, şişman, kısa, diye değerlendirmeler yapmak demek futbol ve spor adına hiç bir ölçme aracı ve bilgisine sahip olmamak demektir.
Gelelim Gerd Müller'in sözüne;
"İçimden bir ses Gerd şuraya git, Gerd şunu yap diyor. Bu sesin kimden geldiğini bilmiyorum"...
Aslında Ger Müller'in ifade ettiği söz biraz kutsallık ve biraz metafizik ögeler taşıyan bir cümle olsa da, esasen ve tamamen şudur;
Yaptığı iş ile ilgili çok yönlü düşünebilme ve düşündüğünü gerçekleştirebilme özelliğine sahip oyuncular sahada, alanda ve pozisyon içinde farklı davranabilme ve en iyiyi seçme özelliğini kazanmış oyunculardır.
Bir işte, özellikle de o işin bir bölümünde uzmanlığın artması demek, o işin o bölümünde düşünme ve bedensel becerileri yoğunlaştırma ve birleştirebilme demektir.
İşte böyle olunca içinden sana bir ses hep en iyiyi şöyle yap diye seslenir.
O ses aslında senin gelişmişliğinin sesidir.
3 May 2018
YARATICI OYUNCULUK veya OYUNDA YARATICILIK

Çocukların ve gençlerin "yaratıcı" futbolcu olmaları için önce oyunu oynamaları sonra da oyunu iyi düzeyde oynamaları gerekir.
İyi oyunculuk, oyunu iyi oynamak demektir.
Yaratıcı oyuncu ise oyuna farklılık katmak demektir. Yani oyunu farklı oynayabilmek demektir.
Ne demiştik; Yaratıcı oyunculuk için önce o oyunu iyi oynamak şarttır. Oyunu iyi oynayan herkes yaratıcılığa başlamış demektir. Çünkü oyunlar yaratıcılığı karakteristik olarak içinde barındıran bir faaliyetlerdir.
Özetle oyuncu olmadan, yaratıcı oyuncu olunmaz.
Oyun oynayabilmek demek, söz konusu oyunun kurallarına uyarak, oyun için gereken en temel davranışları yerine getirmek demektir.
Bunu başarmadan iyi oyuncu, iyi oyuncu olmadan da "yaratıcı" oyun oynamak mümkün değildir.
O halde temel yaklaşım bir oyunu en genel anlamıyla oynamayı sağlamak, daha sonra iyi oynamayı sağlamak ve yaratıcı oyun oyun oynamayı istemek gerekir.
Yaratıcı oyun ve oyuncu konusunda "yaratıcı oynayın" demek hiç bir şey ifade etmez.
Yaratma yani farklı şeyler yapmaya yönlendirmek veya zorlamak gerekir.
Nasıl olacak bu?
Bunun çözümü oyuna müdahaledir. Oyuna müdahale demek;
1. Oyunu farklı kurallar ile oynatmak,
2. Oyuna problemler ilave ederek veya problemler yaratmak,
3. Oyuna süre, sayı, mesafe, alan gibi ölçütler koymak şeklinde gerçekleşir.
İşte oyundaki her türlü değişikliği algılama, uyum sağlama ve çözüm peşine düşme ve bunu teknik ve taktik davranışa dönüştürme demek "yaratıcı oyuncu" özelliğini harekete geçirmek demektir.
Futbolda yaratıcılık demek, oyunu amacına göre oynarken ortaya çıkan "problemleri çözmek" demektir.
Bir tekniği farklı şekilde yapmak yaratıcılık değil, stildir. Yaratıcılık öncelikle oyuna ilave (ekstra katkı) ve asıl olarak da "oyuna boyut kazandırmak" demektir.
Bir oyuncunun oyuna ilave katkı sunabilmesi, oyuna yeni bir boyut kazandırması oyunu değiştirir.
Oyunu değiştiren tüm oyuncular yaratıcı oyunculardır.
Yaratıcılık yoktan var etmek değildir.
Sonuç olarak yaratıcılık olmayan, yapılmamış yeni bir beceriyi icra etmek değildir.
O teknik yaratıcılığa girer. Örneğin Beckenbauer dönüşü, Matheus çalımı gibi teknik beceri yaratıcılığında olduğu gibi.
Yaratıcı oyunculuk kavramı ve içeriği daha çok "oyunda yaratıcılık" ile ilgilidir.
Bizim söylemeye çalıştığımız da "oyunda yaratıcılık" bağlamındadır.
Oyunda yaratıcı olmak için teknik becerilerin önemi elbette büyüktür. Ama o işin sadece bir ayağıdır.
Oyunda bireysel taktik düşüncenin bireysel taktik uygulamaya evrilmesidir oyunda yaratıcılık.
Bu esas olarak "bağımsız bireysel taktik beceri" ile ilişkilendirilebilir.
Avrupanın bizden en farklı yönü bu tarz oyuncuların fazlalalılğıdır.
Hem takım oyunu sistematiğine uyum sağlayacak, hem de takım oyunu disiplinini bozmadan "bağımsız bireysel taktik beceriyi" sergileyebilecek yapıda olmak yaratıcı oyunculuk özelliklerinden birisidir.
Türkiye'de yaratıcı oyuncu azdır. Birincisi yaratıcı oyuncu özelliklerine sahip oyuncular takımdan bağımsız hareket etme ve sorumsuz davranma davranışları sergileme eğilimde olurlar. Daha önemlisi gelişim çağı futbol eğitimleri çözüm üretmeye, bağımsız davranmaya ve farklı şeyleri sınama ve denemeye izin verilmeyen bir yapıya sahiptir. Böylesi bir anlayışa izin verildiğinde ise işin suyu çıkabilmektedir. Yani bu mesele tamamen "hem sorumluluk ve hem de bağımsızlık hareket edebilme kültürünün edinilmiş olmasıyla ilgili olup, genel toplumsal kültürden bağımsız değildir.
Özetle; Yaratıcı oyuncu veya oyunda yaratıcılık;
O an için veya olması gerektiğini düşündüğü bir anda gerekeni gereken şekilde yapabilecek farklı zihinsel (taktik) ve bedensel (motor-teknik) berilere sahip olmak demektir.
Yaratıcı oyuncu diğer oyuncuların yapamadığı bir beceriyi yapmaz aslında, yaratıcı oyuncu diğer oyuncuların yapmayı düşünmediği, düşünemediği "oyun okuma" diye ifade edilen şeyi yapar. Yani farklı bir açı, farklı bir pas, farklı bir hız ve farklı bir yön kullanarak oyunu değiştirir veya dönüştürür.
Dolayısıyla yaratıcılık dediğimiz şey pratik olarak oyun anıda farklı çözümleri futbolun gerekleriyle yapmak demektir.
27 Nis 2018
Hollanda, Belçika, Futbol ve Futbol Ülkesi Olmak
Avrupa ve Dünya futbolunda sanki sesi soluğu çıkmazmış gibi duran Hollanda ve Belçika, gerek milli takımlar ve gerekse kulüpler düzeyinde yarışmacı ve ticari dünya futbol piyasasınında arkalarda kalmış gibi görünmektedirler.
Oysa öyle değildir.
Esas konuya geçmeden hemen belirtelim, Hollanda ağırlıklı olmak üzere benelüks ülkelerindeki futbol düzeyi, uluslararası futbol kalitesi ve standardı Türkiye düzeyinin çok üstündedir.
Şimdi giriş cümlesindeki saptamaya dönersek, Hollanda ve Belçika futbollarının birçok Avrupa ülkesinin gerisinde kalması düşüncesi esasen çok doğru değildir.
Bu iki ülkenin dünya futbolunda yer edinme paradigmalarında, şartların da öyle gerektirdiği şekliyle bilinçli bir değişiklik söz konusudur..
Yani büyük paralar harcayıp "en iyileri" toplayarak şampiyon takımlar çıkarmak yerine Avrupa futbol piyasasının futbolcu fabrikası ve taktik/teknik laboratuvarı olmak ve bundan ciddi girdiler sağlamak, akıllı ve sağlıklı bir yaklaşımdır.
Bugün Premier lig başta olmak üzere, Avrupa futbol ülkelerindeki üst düzey takımlarında yer alan oyuncuları, ülkeleri ve uyrukları açısından analiz ettiğinizde, ciddi sayıda futbolcunun Hollanda ve Belçika menşeli veya Afrika orijinli Hollandalı ve Belçikalı olduğunu görebilirsiniz. Üstelik bu oyuncuların çoğu da üst düzey özel oyunculardır...
Bu ülkeler futbolcu üretim merkezleri gibidirler.
Ve bu şekliyle dünya futbolunu etkilemekte ve futbol anlayışına yön vermektedirler.
Dikkatinizi bir noktaya daha çekmek isteriz ki; Dünya futbolundaki oyun sistematiğinde devrim niteliğindeki arayışların ve uygulamaların Hollanda olması da bir tesadüf değildir.
Rinus Michels'in total futbol felsefesi ve pratiği ile, Cruyff'un total futbola farklı bir boyut kazandıracak şekilde "futbol alanının her yerinde, kendinin karar verdiği bölümlerinde pasın yaratıcılığı / yaratıcı pasın oyunu" şeklinde özetlenebilecek buluşlar ve uygulamaların Hollanda olması, bu ülkelerin futbol ülkesi olduğu anlamına gelmektedir.
Bu konuda önemli bir değerlendirme de şu olmalıdır.
Dünya futboluna kazandırılan Afrika kökenli Hollandalı, Belçikalı ve diğer Avrupa ülke vatandaşı olan futbolcular, özellikleri ve yetileri açısından seçilen ve kesinlikle bu ülke altyapılarında başta kişilik ve karakter eğitimi olmak üzere her türlü futbol oyunu gereklerini iyi bir eğitim süreci ile alarak geliştirilen çocuklardır.
Yani Avrupa vatandaşı olmuş veya olmamış ama bir Avrupa ülkesi veya kulübünde oynayan siyahi futbolculara bakıp,"vay be, yetenekli futbolcuları bulmuşlar" düşüncesi doğru değil, "özellikli çocukları ve gençleri bulmuşlar ve geliştirmişler" düşüncesi doğru olandır..
Bunlardan çok daha önemli başka bir not ise şudur; Hollanda, Belçika ve Lüksemburgdaki çocuk, genç ve büyüklerin spora katılım düzeyleri, spora katılanların genel nüfusa oranlarındaki yüksekliktir.
Lisanslı futbolcu sayısı ile futbol oynama yaşındaki çocuk ve genç nüfusu arasındaki oran kıyaslandığında ne demek istediğimiz ortaya çıkacaktır.
Özetle bir futbol ülkesi olmak illa ki ve sadece bir kulüp takımının veya milli takımının şampiyon olmasıyla ilgili değil, futbola dair düşünmek, üretmek ve geliştirmekle mümkündür.
Joan Cruyff
25 NİSAN 1947; FUTBOLUN OYUN DEVRİMCİSİ JOHAN CRUYFF DOĞDU; İYİ Kİ DOĞDU...
Bazıları vardır, futbolu sadece iyi oynar.
Bazıları ise futbolu sadece iyi öğretir.
Bazıları da futbolu sadece iyi düşünür.
Ama bazıları da vardır ki;
Futbolu hem iyi oynar, hem iyi öğretir, hem de iyi düşünür.
Ve arkasından kocaman bir futbol mirası bırakır.
Öyle bir miras ki; teorisi, uygulaması ve duygusu ile bir kültür mirası...
Bu miras "futbol oyun anlayışı" olarak ifade edilebilecek tarihsel bir mirastır ve sadece dönemsel ve moda bir üstyapı oyun anlayışı değildir..
Altyapı eğitimlerini etkileyecek ve futbolda sürdürülebilir bir oyun anlayışını sağlayacak olan bir mirasıdır.
Önemi ve değeri de buradadır zaten...
"Top bizdeyken onlar gol atamaz" sadece bir deyim değil, futbol oynama felsefesidir..
Güzelliği ise şurada; Bu felsefe geliştirilebilir, eklemlenebilir, üretilebilir bir niteliğe sahiptir.
Zaten felsefelerin özelliği de bu değil midir?
Futbol iyi ki seninle, sen de iyi ki futbol ile tanıştın Johan Cruyff...
GELECEĞİN YILDIZLARINI ARAMAK VEYA KEŞFETMEK
Çok sık duyulan ve okunan bir ifadedir; "Geleceğin Yıldızlarını Arıyoruz".
Veya "Geleceğin Yıldızlarını Keşfediyoruz" gibi...
Oysa geleceğin yıldızları aranarak ve keşfederek değil, yetiştirilerek ortaya çıkar.
Bunu söylerken aramanın ve keşfetmenin önemsiz olduğunu söylemiyoruz.
Söylediğimiz şey arayarak ve keşfederek bulunacak olanın yıldız değil, yıldız adayı olması gerektiğidir.
Arayarak ve keşfederek yıldız olacak aday bulunur. Ve yetiştirilerek yıldız yapılır.
Yıldız zaten yıldızdır.
Aranmasına ve keşfedilmesine gerek yoktur.
Yıldız oyuncular keşfedilme değil, imkan ve fırsat sunmak için aranan ve değerlendirilen çocuklardır.
13, 14,15 yaşında yıldız veya yetenek keşfi olmaz.
Durum tespiti olur.
Asıl olan yetenekli çocuğu bulmak değil, yetenekli olacak çocuğu bulmaktır
FUTBOL "TOP İLE AYAK OYUNU"DUR
Futbol "ayak oyunu" değildir.
Futbol bir "ayaktopu" oyunudur.
Diğer bir ifade ile futbol "top ile ayak oyunu"dur.
"Ayak ile top oyunu" ile "top ile ayak oyunu" arasındaki fark futbolun gelişimini ve düzeyini belirler.
Herkes "ayak ile top"u belli düzeylerde oynayabilir ama herkes "top ile ayak oyunu" oynayamaz. Oynayan "futbolcu" aşamasına geçmiş demektir.
Bunu ifade ediyor olmamızın nedeni sportif gelişim ve oyun gelişimi anlamında futbolun karakteristik yapısına dikkat çekmek ve bir gönderme yapmaya çalışmaktır.
Topsuz yapılan tüm çalışmalar futbola doğrudan değil dolaylı katkı sağlar.
Bir nesne kullanılmadan yapılan çalışmalar hareket gelişimi açısından doğrudan futbol gelişimi açısından temel, destekleyen, besleyen ama dolaylı çalışmalar olarak değerlendirilmelidir.
Futbolu sadece "ayak oyunu" olarak nitelendirirsek topu ihmal etmiş oluruz. Oysa top olmadan gerçekleşen bir ayak oyunu dans olabilir, ritm olabilir, halk oyunları olabilir, koşu olabilir futbol olmaz.
Çünkü topsuz futbol olmaz.
Ve çünkü futbol demek, top ile oynama becerisi demektir.
Ayağın top ile ilişkisi demek ayak ile topu yönetebilme becerisi demektir..
Her şey bununla başlar.
Sonra düzey ve kalite gelir.
Ayak ve top ilişkisindeki düzey ve kaliteyi belirleyen şey ise beceridir.
Beceriyi belirleyen şey ise hedef, hız ve mesafe oryantasyonudur.
Özetle futbol ayak oyunu değil top ile ayak oyunudur.
SPOR MODELİ YAKLAŞIMI
EN İYİ MODEL HERKESE DOKUNMAYI SAĞLAYAN MODELDİR
Futbolu, oyunu ve tüm oyunları ve dolayısıyla tüm bedensel aktiviteleri dışarıdan bakılan, seyretmekle yetinilen, ulaşılamayan bir hale getirdiğinizde, çocukları yaşamın en doğal hakkı olan eğlenceden ve kendini geliştirme fırsatından mahrum bırakmış olursunuz.
İsterseniz dünyanın en güzel tesislerine sahip olun.
Hiç fark etmez...
Tüm çocuklara ve gençlere yeterince ulaşmayan hiç bir spor, futbol, oyun ve beden eğitimi modeli iyi ve güzel bir model değildir.
Her şey önce tüm çocuklar ve gençlerin etkinlik içinde olmalarını sağlayacak şekilde modellenmeli, aynı modellemenin devamı olacak şekilde elit, special, üst düzey, özel çocukların ve gençlerin devam edebileceği şekilde kurgulanmalıdır.
Bunun dışındaki spor modelleri iyi olabilir, ama asla en iyi model olamaz.
Futbolu, oyunu ve tüm oyunları ve dolayısıyla tüm bedensel aktiviteleri dışarıdan bakılan, seyretmekle yetinilen, ulaşılamayan bir hale getirdiğinizde, çocukları yaşamın en doğal hakkı olan eğlenceden ve kendini geliştirme fırsatından mahrum bırakmış olursunuz.
İsterseniz dünyanın en güzel tesislerine sahip olun.
Hiç fark etmez...
Tüm çocuklara ve gençlere yeterince ulaşmayan hiç bir spor, futbol, oyun ve beden eğitimi modeli iyi ve güzel bir model değildir.
Her şey önce tüm çocuklar ve gençlerin etkinlik içinde olmalarını sağlayacak şekilde modellenmeli, aynı modellemenin devamı olacak şekilde elit, special, üst düzey, özel çocukların ve gençlerin devam edebileceği şekilde kurgulanmalıdır.
Bunun dışındaki spor modelleri iyi olabilir, ama asla en iyi model olamaz.
Yetenek ve Karakter
Yetenek ile karakter arasında doğrudan ve anlamlı bir ilişki yoktur.
Olsaydı yetenekli insanlar aynı zamanda karakterli, karakteri güzel insanlar da yetenekli kişiler olurlardı.
Herkes yetenekli olmak zorunda değil ama herkes "düzgün, iyi ve güzel bir karaktere sahip olmak zorundadır.
Bizim sporda ve özellikle futbolda ihtiyacımız olan şey, düzgün, güzel ve iyi karakterli kişilere sahip olmaktır.
Buna yetenekli olmayı ekleyebildiğimiz zaman karşımıza çıkacak olan şey, evrensel düzeyde sporcudur.
Olsaydı yetenekli insanlar aynı zamanda karakterli, karakteri güzel insanlar da yetenekli kişiler olurlardı.
Herkes yetenekli olmak zorunda değil ama herkes "düzgün, iyi ve güzel bir karaktere sahip olmak zorundadır.
Bizim sporda ve özellikle futbolda ihtiyacımız olan şey, düzgün, güzel ve iyi karakterli kişilere sahip olmaktır.
Buna yetenekli olmayı ekleyebildiğimiz zaman karşımıza çıkacak olan şey, evrensel düzeyde sporcudur.
FUTBOLDA AYKIRI DÜŞÜNCELER
TAKIM VE KULÜP DEĞİL, ÖNCE "FUTBOLUN TARAFTARI" OLABİLMEK...
1.
Herhangi bir takım tutmadan, herhangi bir kulüp taraftarı olmadan sevilen futbol aslında futbolu tutmak ve futbolun taraftarı olmaktır.
Özellikle futbol okur-yazarlığı ve futbol üretimine katkı için tercih edilir bir özelliktir.
Çünkü nesnelliği ve öznenin kendisine odaklanmayı sağlar.
2.
Bir takım veya kulüp taraftarı olmadan futbolu sevmek onu gerçekten sevmektir.
Bu duygusallıktan arındırılmış olmak demek değildir. Bu taraf olma idealizmi ve fanatizmden uzak olmanın sağladığı bağımsız olabilme şansıdır aynı zamanda.
3.
Taraftar olmayanın bertaraf olduğu veya böyle söylendiği bir düzende sadece futbolun tarafında yer almak en asil, en erdemli ve en mücadeleci taraftar olmak değilse başka nedir?
4.
Ülkende ve dünyada takımlar ve kulüpler düzeyinde var edilen bir taraftarlık biçiminin bireyi ve toplumu tutsak alabildiği bir bağlılık ve aidiyet sanıldığı kadar romantik ve saygın olmayabilir... Ama olabilir de... Neden bağlı olduğunun ve niçin ait olduğunun akılcı ve haklı gerekçeleri olduğu sürece..
1.
Herhangi bir takım tutmadan, herhangi bir kulüp taraftarı olmadan sevilen futbol aslında futbolu tutmak ve futbolun taraftarı olmaktır.
Özellikle futbol okur-yazarlığı ve futbol üretimine katkı için tercih edilir bir özelliktir.
Çünkü nesnelliği ve öznenin kendisine odaklanmayı sağlar.
2.
Bir takım veya kulüp taraftarı olmadan futbolu sevmek onu gerçekten sevmektir.
Bu duygusallıktan arındırılmış olmak demek değildir. Bu taraf olma idealizmi ve fanatizmden uzak olmanın sağladığı bağımsız olabilme şansıdır aynı zamanda.
3.
Taraftar olmayanın bertaraf olduğu veya böyle söylendiği bir düzende sadece futbolun tarafında yer almak en asil, en erdemli ve en mücadeleci taraftar olmak değilse başka nedir?
4.
Ülkende ve dünyada takımlar ve kulüpler düzeyinde var edilen bir taraftarlık biçiminin bireyi ve toplumu tutsak alabildiği bir bağlılık ve aidiyet sanıldığı kadar romantik ve saygın olmayabilir... Ama olabilir de... Neden bağlı olduğunun ve niçin ait olduğunun akılcı ve haklı gerekçeleri olduğu sürece..
FUTBOL HAREKET GELİŞİM EVRİMİNE PARALEL OLARAK GELİŞİR
FUTBOL VE DİĞER TÜM TAKIM SPORLARINDA VE OYUNLARDA GELİŞİM DEMEK;
REFLEKS HAREKETLERDEN, İLKEL HAREKET BECERİLERİNE, İLKEL HAREKET BECERİLERİNDEN TEMEL HAREKET BECERİLERİNE VE ORADAN DA SPORTİF HAREKET BECERİLERİNE GİDEN BİR YOLCULUKTUR...
Bir nesneye ayak ile dokunmak ve onu ayak ile yönetmeye çabalama şeklinde başlayan futbola özgü başlangıç davranışları aslında futbol değil ama futbolu çağrıştıran ilk gelişim aşaması davranışıdır.
Çocukların okul öncesi dönemlerdeki küçük hafif, naylon veya benzer toplara tekme atmaya evrilmiş davranışları da aslında futbol değil, futbola giden yolun ikinci gelişim aşaması davranışlarındandır.
Özetle bu tür davranışlar futbol değildir, futbola giden yolun başlangıcı olan "ayak nesne ilişkisine" dayalı hareket becerilerinin ilkel ve sonrası süreçte 7 yaşlarına kadar temel hareket gelişim düzeyinde gerçekleştirme görüntüleridir.
Sonrasında topu ayak ile yönetmeye çalışma ve ayak ile topa hükmetme eğilimi ve becerileri başlar. Kontrol etmek, topu amaçlı olarak bir yere ayakla göndermek gibi davranışlar gelişmeye başlar. işte bu davranışlar futbola özgü becerilerin ilk somutlanmış halidir.
Unutulmaması gereken şey futbolda gerçek eğitim ve futbol eğitimi denilen şey top ayak ilişkisini sağlayacak olan şey topu yönetme olgunluğuna ulaşmış olma ile başlar. Olgunluk bir davranışı gerçekleştirebilme yeterliliğine ulaşmak demektir. Bu sinirlerin gelişmesi, ve kaslara gerektiği şekilde uyarıyı taşıyabilmesi olgunluğuna ulaşması ile ilgilidir. Daha önce ne yapılırsa yapılsın bu sinirsel olgunluğa ulaşmak mümkün olmaz. Bazı çocuklar genetik özellikleri nedeniyle daha önce bu olgunluğa ulaşabilirler. Ama bu çok fazla bir yaş farkı demek değildir.
Sinir gelişimi (sinirlerin miyelinizasyonu) gerçekleşmeden çocuklar hareketleri beceri düzeyinde yapamazlar. Sportif teknik becerileri ise hiç yapaazlar.
Özetle "her şeyin bir başlangıcı vardır" lafı çok doğru değildir.
Asıl doğru olan her şeyin "başka bir şekilde ama ilgili bir başlangıcı" vardır olmalıdır...
Bebekler doğduğunda ayağının altına yukarıdan aşağıya doğru bir çizgi şeklinde dokunduğunuzda ayağını dışa doğru açar /gerer.
Elinin içine (ayasına) dokunduğunuzda ise ellerini kapatır. Bunlar olmuyorsa bir sorun var demektir.İşte ilk başlangıç burasıdır.
Sözün özü:
Örneğin 10 yaşına gelmiş bir çocuğun gerçek anlamda iyi bir şut atmasındaki tüm biyomekanik yeterlilikler, o çocuğun güzel bir şut atmayı doğrudan öğrenmesi şeklinde gerçekleşmez.
Şimdi esas soruyu sormak zamanıdır; Futbola başlama yaşı kaç olmalıdır? Bunun için için somut olarak ne diyeceğiz şimdi?
3 mü? 4 mü? 5 mi? 6 mı?
Ya da hareket eğitimine başlama yaşı mı desek yoksa?
Futbol veya başka sporlar hiç fark etmez tüm eğitimler hareket gelişimine paralel şekilde olmak zorundadır. Başka türlüsü mümkün değildir zaten.
Okulöncesi dönem olarak nitelendirilen 3-6 yaş arası ve hatta 7 yaş dahi futbol eğitimi verilecek yaşlar değildir.
Bunun nedeni futbol teknik hareket becerileri için gereken sinir gelişimi ve ve emirleri kaslara iletecek olan sinir iletim sisteminin tam olarak gelişimini tamamlamamış (olgnlğa henüz ulaşmamış) olmasıdır.
Bu yaşlarda olması gereken hareket gelişimi eğitimi ve futbola yönelik hareket gelişimi eğitimleri olmalıdır.
Futbola yönelik hareket gelişimi eğitim ise "futbol teknik beceri amaçlı eğitimler" değil, yer değiştirmeyi, dengelemeyi ve nesne ile ilişkiyi hareketleri zaman zaman işin içine küçük, hafif toplar da ekleyerek gerçekleştirmektir.
KALECİLİK VE ÇOCUKLAR
Kalecilik diğer alanlara göre çocuklarda daha geç yaş süreçlerinde oluşan bir tercih ve istektir.
Bu çocuk gelişimi açısından anlaşılabilir bir durumdur.
Çünkü kalecilik bir noktada bekleme işi olarak algılanan bir iştir. Tek başınadır ve eğlenceden uzaktır. Yani kaleci temaşanın içinde değildir.
Oysa çocuklar topun arkasında ve topun çevresinde ve topa sahip olmanın ve eğlenmenin peşindedirler.
Bu anlamda 8-9 yaşlarındaki çocukların bazı bedensel özelliklerine bakarak onları kaleciliğe yönlendirmek hatta zorlamak doğru bir eğitim yaklaşımı değildir.
Ama öte yandan bu yaşlar, hareket becerileri ve bazı koordinatif özellikler eğitimine de başlaması gereken bir yaşlardır.
Ancak bu bir sorun değildir.
Bu yaş dönemi,daha önce de değinildiği üzere hareket becerilerini bedensel koordinasyon, denge, büyük ve küçük kas koordinasyonu ve elbette futbola özgü ayak göz koordinasyonu temelinde, genel gelişimi amaçlayan bir öğretim uygulamaları içeriği söz konusudur.
Bu dönemin eğitim içeriğine tüm bunlara ilaveten el göz koordinasyon gelişimine özel bir önem veren, el ile nesne ilişkisine dayanan hareket ve hareket becerilerini amaçlayan öğretim etkinliklerini eklemek kaleci eğitiminin de başlaması anlamına gelecektir. Diğer tüm çocukların da bu etkinliklere alınması ileride kaleci olsun ya da olmasın genel hareketlilik becerileri gelişim açısından bir yatırım anlamı taşıyacaktır.
Bunun yanı sıra ilerleyen süreçte kalecilik tercihinde bulunma oranının da artması sağlanmış olacaktır.
Bu süreçte elini kullanabilme becerisi, özellikle değişik boyutlardaki topları tutabilme ve top ile ilgili ilişkilerdeki rahatlık kaleci adaylarını tespit etme açısından önemli gözlem sonuçları doğuracaktır.
El göz koordinasyonundaki farklılık ve topun el ile ilişkisinde bazı farklılıklar ve öne geçmeler ile beraber, çocuğun reaksiyon süresindeki sorunsuzluk, kalecilik için çok önemli ipuçları verecektir. Kalecilik için önemli bir gereklilik olan boy ile ilgili olarak temel referans anne ve baba olmalıdır. Çünkü erkek çocuklarda boy sıçramasının görüleceği yaşlar 13-15,16 yaşlarıdır.
Oyunsal etkinliklerde kalecilik rollerini çağrıştıran top tutma, topu atma, daha hızlı atma, hedefe atma gibi beceriler iyi gözlenmeli, görsel uyaran ile nesne ilişkisine dayalı hareketlerdeki ayrıksı durumlar kaydedilmelidir.
Çocuğun oyunsal etkinliklerdeki kaleciliğe dönük davranışlarına antrenörün vereceği olumlu geribildirimler ciddi bir güdülenme sağlayacak ve çocuğun kalecilik tercihini oluşturmada önemli etki yaratacaktır.
Kaleciliğin farklı, ayrıksı ve özel bir iş ve önemli bir rol olduğu algısı ve buna bağlı olarak heves ve istek oluşması ağırlıklı olarak 12-14 yaşlarında oluşur.
Yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı gibi,10-12 yaşları arasında kalecilik ile ilgili yönelme ve yönlendirme yapmak daha doğrudur. Bu yönlendirme ve yönelmenin çocuğun tercihine bağlı olarak yapılması ise pedagojik açıdan daha yararlıdır.
Kalecilik ile ilgili öznel öğretim uygulamalarına giriş yapılacağı yaşlar da zaten 10-12 yaş döneminde başlayacağından herhangi bir gecikme söz konusu olmayacaktır.
Ayrıca belirtmek gerekir ki kaleciliğe yönelik temel teknik beceriler ile temel taktik beceriler daha geç yaşlarda gerçekleşmektedir.
Kalecilik, ağırlıklı olarak el göz koordinasyonu yetisi ve yeteneğine dayanan becerileri gerçekleştirebilme temeline dayanır. Bunun yanı sıra esneklik, yumuşaklık, sıçrama ve daha güçlü olma gibi vücudu genel olarak kontrol edebilme ve kullanma becerilerini gerektirir. Özellikle vücudunu lokal ve genel olarak bir uyarana karşı çok kısa sürede harekete geçirebilme yetisi olan reaksiyon sürati, hareket(aksiyon) sürati ve devirli hareket sürati (hızlı koordinasyon) özellikleri kalecilik için gereken bedensel ve psikomotor özelliklerdir.
Çocukları bu gözle de görmeye çalışmak ve ileriye dönük bazı öngörüler yapabilmek önemlidir.
Kaleci teknik becerilerinin temeli, el ile bir nesneyi kontrol edebilmeye dayanır. Futbol oyunu açısından bu öncelikle topu tutabilme, topu zamanında tutabilme, topu değişik şekillerde tutabilme, değişik açı, yön ve hızlarda gelen topu tutabilme yanı sıra topun kale direklerinden içeriye girmesine engel olma davranışı ile ilgilidir.
İşte terminolojik olarak adlandırılmış tüm bu davranışlar, biyolojik bazı gelişim özellikleri ile birleşerek kaleci temel tekniklerini ortaya çıkarmıştır.
Bu çocuk gelişimi açısından anlaşılabilir bir durumdur.
Çünkü kalecilik bir noktada bekleme işi olarak algılanan bir iştir. Tek başınadır ve eğlenceden uzaktır. Yani kaleci temaşanın içinde değildir.
Oysa çocuklar topun arkasında ve topun çevresinde ve topa sahip olmanın ve eğlenmenin peşindedirler.
Bu anlamda 8-9 yaşlarındaki çocukların bazı bedensel özelliklerine bakarak onları kaleciliğe yönlendirmek hatta zorlamak doğru bir eğitim yaklaşımı değildir.
Ama öte yandan bu yaşlar, hareket becerileri ve bazı koordinatif özellikler eğitimine de başlaması gereken bir yaşlardır.
Ancak bu bir sorun değildir.
Bu yaş dönemi,daha önce de değinildiği üzere hareket becerilerini bedensel koordinasyon, denge, büyük ve küçük kas koordinasyonu ve elbette futbola özgü ayak göz koordinasyonu temelinde, genel gelişimi amaçlayan bir öğretim uygulamaları içeriği söz konusudur.
Bu dönemin eğitim içeriğine tüm bunlara ilaveten el göz koordinasyon gelişimine özel bir önem veren, el ile nesne ilişkisine dayanan hareket ve hareket becerilerini amaçlayan öğretim etkinliklerini eklemek kaleci eğitiminin de başlaması anlamına gelecektir. Diğer tüm çocukların da bu etkinliklere alınması ileride kaleci olsun ya da olmasın genel hareketlilik becerileri gelişim açısından bir yatırım anlamı taşıyacaktır.
Bunun yanı sıra ilerleyen süreçte kalecilik tercihinde bulunma oranının da artması sağlanmış olacaktır.
Bu süreçte elini kullanabilme becerisi, özellikle değişik boyutlardaki topları tutabilme ve top ile ilgili ilişkilerdeki rahatlık kaleci adaylarını tespit etme açısından önemli gözlem sonuçları doğuracaktır.
El göz koordinasyonundaki farklılık ve topun el ile ilişkisinde bazı farklılıklar ve öne geçmeler ile beraber, çocuğun reaksiyon süresindeki sorunsuzluk, kalecilik için çok önemli ipuçları verecektir. Kalecilik için önemli bir gereklilik olan boy ile ilgili olarak temel referans anne ve baba olmalıdır. Çünkü erkek çocuklarda boy sıçramasının görüleceği yaşlar 13-15,16 yaşlarıdır.
Oyunsal etkinliklerde kalecilik rollerini çağrıştıran top tutma, topu atma, daha hızlı atma, hedefe atma gibi beceriler iyi gözlenmeli, görsel uyaran ile nesne ilişkisine dayalı hareketlerdeki ayrıksı durumlar kaydedilmelidir.
Çocuğun oyunsal etkinliklerdeki kaleciliğe dönük davranışlarına antrenörün vereceği olumlu geribildirimler ciddi bir güdülenme sağlayacak ve çocuğun kalecilik tercihini oluşturmada önemli etki yaratacaktır.
Kaleciliğin farklı, ayrıksı ve özel bir iş ve önemli bir rol olduğu algısı ve buna bağlı olarak heves ve istek oluşması ağırlıklı olarak 12-14 yaşlarında oluşur.
Yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı gibi,10-12 yaşları arasında kalecilik ile ilgili yönelme ve yönlendirme yapmak daha doğrudur. Bu yönlendirme ve yönelmenin çocuğun tercihine bağlı olarak yapılması ise pedagojik açıdan daha yararlıdır.
Kalecilik ile ilgili öznel öğretim uygulamalarına giriş yapılacağı yaşlar da zaten 10-12 yaş döneminde başlayacağından herhangi bir gecikme söz konusu olmayacaktır.
Ayrıca belirtmek gerekir ki kaleciliğe yönelik temel teknik beceriler ile temel taktik beceriler daha geç yaşlarda gerçekleşmektedir.
Kalecilik, ağırlıklı olarak el göz koordinasyonu yetisi ve yeteneğine dayanan becerileri gerçekleştirebilme temeline dayanır. Bunun yanı sıra esneklik, yumuşaklık, sıçrama ve daha güçlü olma gibi vücudu genel olarak kontrol edebilme ve kullanma becerilerini gerektirir. Özellikle vücudunu lokal ve genel olarak bir uyarana karşı çok kısa sürede harekete geçirebilme yetisi olan reaksiyon sürati, hareket(aksiyon) sürati ve devirli hareket sürati (hızlı koordinasyon) özellikleri kalecilik için gereken bedensel ve psikomotor özelliklerdir.
Çocukları bu gözle de görmeye çalışmak ve ileriye dönük bazı öngörüler yapabilmek önemlidir.
Kaleci teknik becerilerinin temeli, el ile bir nesneyi kontrol edebilmeye dayanır. Futbol oyunu açısından bu öncelikle topu tutabilme, topu zamanında tutabilme, topu değişik şekillerde tutabilme, değişik açı, yön ve hızlarda gelen topu tutabilme yanı sıra topun kale direklerinden içeriye girmesine engel olma davranışı ile ilgilidir.
İşte terminolojik olarak adlandırılmış tüm bu davranışlar, biyolojik bazı gelişim özellikleri ile birleşerek kaleci temel tekniklerini ortaya çıkarmıştır.
12 Nis 2018
BEBEK, ÇOCUK VE FUTBOL
REFLEKS HAREKETLERDEN, İLKEL HAREKET BECERİLERİNE, İLKEL HAREKET BECERİLERİNDEN TEMEL HAREKET BECERİLERİNE VE ORADAN SPORTİF HAREKET BECERİLERİNE GİDEN BİR YOLCULUKTUR FUTBOL...
Bir nesneye ayak ile dokunmak ve onu ayak ile yönetmeye çalışmak ile başlayan futbol aslında futbol değil ama futbolun ilk merdiven basamağıdır.
Küçük hafif, naylon veya türevi toplara tekme atmaya evrilen futbol da aslında futbol değil, futbola giden yolun ikinci basamağıdır.
Dediğimiz gibi bu tür davranışlar futbol değildir, futbola giden yolun başlangıcı olan "ayak nesne ilişkisine" dayalı hareket becerilerinin ilken ve temel düzeyde gerçekleştirilmesidir..
Sonrasında topu ayak ile yönetmeye çalışma ve ayak ile topa hükmetme eğilimi ve becerileri başlar.
Kontrol etmek, topu amaçlı olarak bir yere ayakla göndermek gibi davranışlar işte bu becerilerin somutlanmış halidir.
Özetle "her şeyin bir başlangıcı vardır" lafı çok doğru değildir.
Asıl doğru olan her şeyin "başka bir şekilde ama ilgili yani bağlantılı bir başlangıcı" vardır olmalıdır...
Bebekler doğduğunda ayağının altına yukarıdan aşağıya doğru bir çizgi şeklinde dokunduğunuzda ayağını dışa doğru açar /gerer.... Elinin içine (ayasına) dokunduğunuzda ise ellerini kapatır. Bunlar olmuyorsa bir sorun var demektir.
Sözün özü:
Çocuğun gerçek anlamda iyi bir şut atmasındaki tüm biyomekanik ve anatomik yeterlilik, o çocuğun güzel bir şut atmayı doğrudan öğrenmesi şeklinde olmaz hiç bir zaman....
Bu bağlamda futbol hangi yaşlarda başlar?
ve
Yine bu bağlamda "Futbol Eğitimi" hangi yaşlarda başlar?
Bkz: https://topkayaismail.blogspot.com.tr/2017/06/hareket-egitimi-ve-futbol.html
24 Mar 2018
ÖNCELLEME NEDİR?
ANTİCİPATION / ANTİSİPASYON = ÖNCELLEME
Bu aynı zamanda tıbbi bir terim olup, hastalık ile ilgili kavramsal bir ifadedir.
Tıbbi anlamda
1. Beklenen zamandan önce oluşma veya görülme,
2. Kalıtsal bir hastalık veya bozukluğun ileriki kuşaklarda beklenen süreden daha önce görülmesi anlamlarına gelir.
Lakin biz spor bilimciler için bu kavram "öncelleme" şeklinde Türkçeleştirilmiş şekilde kullanılır.
Öncelleme çok güzel bir ifade ve Türkçe kavramdır.
Öncelleme aynı zamanda askeri bir kavramdır da.
Tıbbi ve askeri açıdan çok doğru kullanılan bu kavram spor alanı için çoğu zsman yanlış algılanmakta veya kullanılmaktadır.
Yukarıda tıbbi açıklaması verildi.
Askeri açıdan ise hareket eden bir cismin hareket yönüne bakarak hareket hızını hesap ederek o cismi başka bir cisim ile denk getirme anlamına gelecek şekilde kullanılmaktadır. Örneğin hareket halindeki bir uçağın hedef alındığını düşünün. Uçağın hızının göz önüne alınarak, atış ile uçağın buluşma noktasının tayin edilerek atışın o noktayı hedeflemesi anlamında kullanılır.
Spor alanında ise çoğu antrenör için yanlış kullanım olarak öncelleme; önceden anlama, bir sonraki pozisyonun ne olacağını tahmin etme ve ona göre davranma, daha erken davranma gibi yanlış anlamlarda kullanılmaktadır. Oysa bunların hepsi sezgi, sezinleme, tahmin etme, çıkarım yapma gibi kavramlar ile açıklanır.
Öncelleme, nesne (top) ile ilişkili olarak el, kol, ayak, bacak veya bedenin tamamının nesnenin hareket yönü, açısı ve özellikle hızı ilişkili olarak ayarlanabilmesi yetisidir. Örneğin futbolda top gelmeden önceden savrulan bacak veya topa vurmak için geç kalınmış ayak hareketi amaca yönelik teknik beceriyi tamamen bozar.
Esasında görsel algı, zaman algısı, yan ve yön algıları gibi "algısal motor özelliklerin gelişerek koordinatif özelliğe dönüştüğünü veya koordinatif özellik olduğunu biliyoruz.
Çocuklar 2 yaşından itibaren 12 yaşlarına kadar olağanüstü öncelleme yani hareket eden nesneye göre davranma yetilerini geliştirerek yeteneğe dönüştürürler.
Bu yetiyi işlenmez ise sakarlık derecesinde bazı teknik beceriksizlik görüntüleri ortaya çıkar.
Öncelleme öncellikle nesnenin hızı ile ilgili bir algı meselesidir. Deneyim ile geliştirilerek koordinatif beceriye dönüşür.
Teknik kapasitesi yüksek oyuncular ile tek pozisyonda optimum başarı elde eden tek vuruşluk gol oyuncuları öncelleme konusunda iyi oyunculardır.
Özetle öncelleme önceden ne olacağını tahmin etme değil, hareket edene önceden ön almadır. Gereken yerde gerektiği şekilde top kullanmanın önkoşulu iyi bir öncelleme algısına sahip olmaktır.
Bu aynı zamanda tıbbi bir terim olup, hastalık ile ilgili kavramsal bir ifadedir.
Tıbbi anlamda
1. Beklenen zamandan önce oluşma veya görülme,
2. Kalıtsal bir hastalık veya bozukluğun ileriki kuşaklarda beklenen süreden daha önce görülmesi anlamlarına gelir.
Lakin biz spor bilimciler için bu kavram "öncelleme" şeklinde Türkçeleştirilmiş şekilde kullanılır.
Öncelleme çok güzel bir ifade ve Türkçe kavramdır.
Öncelleme aynı zamanda askeri bir kavramdır da.
Tıbbi ve askeri açıdan çok doğru kullanılan bu kavram spor alanı için çoğu zsman yanlış algılanmakta veya kullanılmaktadır.
Yukarıda tıbbi açıklaması verildi.
Askeri açıdan ise hareket eden bir cismin hareket yönüne bakarak hareket hızını hesap ederek o cismi başka bir cisim ile denk getirme anlamına gelecek şekilde kullanılmaktadır. Örneğin hareket halindeki bir uçağın hedef alındığını düşünün. Uçağın hızının göz önüne alınarak, atış ile uçağın buluşma noktasının tayin edilerek atışın o noktayı hedeflemesi anlamında kullanılır.
Spor alanında ise çoğu antrenör için yanlış kullanım olarak öncelleme; önceden anlama, bir sonraki pozisyonun ne olacağını tahmin etme ve ona göre davranma, daha erken davranma gibi yanlış anlamlarda kullanılmaktadır. Oysa bunların hepsi sezgi, sezinleme, tahmin etme, çıkarım yapma gibi kavramlar ile açıklanır.
Öncelleme, nesne (top) ile ilişkili olarak el, kol, ayak, bacak veya bedenin tamamının nesnenin hareket yönü, açısı ve özellikle hızı ilişkili olarak ayarlanabilmesi yetisidir. Örneğin futbolda top gelmeden önceden savrulan bacak veya topa vurmak için geç kalınmış ayak hareketi amaca yönelik teknik beceriyi tamamen bozar.
Esasında görsel algı, zaman algısı, yan ve yön algıları gibi "algısal motor özelliklerin gelişerek koordinatif özelliğe dönüştüğünü veya koordinatif özellik olduğunu biliyoruz.
Çocuklar 2 yaşından itibaren 12 yaşlarına kadar olağanüstü öncelleme yani hareket eden nesneye göre davranma yetilerini geliştirerek yeteneğe dönüştürürler.
Bu yetiyi işlenmez ise sakarlık derecesinde bazı teknik beceriksizlik görüntüleri ortaya çıkar.
Öncelleme öncellikle nesnenin hızı ile ilgili bir algı meselesidir. Deneyim ile geliştirilerek koordinatif beceriye dönüşür.
Teknik kapasitesi yüksek oyuncular ile tek pozisyonda optimum başarı elde eden tek vuruşluk gol oyuncuları öncelleme konusunda iyi oyunculardır.
Özetle öncelleme önceden ne olacağını tahmin etme değil, hareket edene önceden ön almadır. Gereken yerde gerektiği şekilde top kullanmanın önkoşulu iyi bir öncelleme algısına sahip olmaktır.
HAYAL KURMAK
HAYAL KURMAK NEYE BAĞLIDIR? ÖNEMİ NEDİR?
Çocukların hayalleri, yaşamış, görmüş, okumuş ve duymuş olduklarıyla ilgilidir.
Yaşanmamış, duyulmamış, görülmemiş ve üzerine düşünülmemiş şeylerin hayalleri olmaz..
Çocuklardan hayal kurmalarını istiyorsanız onlara hayal kuracak malzeme sunmanız gerekir...
Bu malzeme dediğimiz şey çocukların yaş düzeylerine uygun anlayabilecek ve anlamlandırabilecek konular ile ilgili çok deneyim yaşatmak, çok şey duymalarını sağlamak, çok ve somut şeyler göstermek ve bunlar üzerine düşünmelerini sağlamaktır.
Unutmayınız hayal edilen şeyler hayal edebileceğimiz kadardır. Hayal edebileceğimiz şeyler gökten zembille inmez.
Her çocuk ve hatta büyük geçirmiş olduğu yaşam ve o yaşamın niteliği ve niceliği ölçüsünde hayal kurar.
Elbette hayal ile yaşanmaz.
Ama hayalsiz de yaşanmaz.
Hayal kurmak demek, yapabildiklerin sayesinde yapabileceklerini kurgulamak, özlemek ve umut etmek demektir.
Çocuklara hayal kurmak için zengin yaşamlar sunmak gerekir.
Zenginlik para demek değildir.
SİSTEM / DÜZEN / MODEL /İŞLEYİŞ VE İNSAN FAKTÖRÜ
Bir toplumda veya bir ülkede her alanda işlerin iyi gitmesi ile ilgili olarak temel kural şudur; Söz konusu alan ile ilgili bir sistem, düzen, model ve işleyiş kurmak...
Eğer bu sistem, düzen, model ve işleyiş doğru kurulursa işler genel olarak yolunda gider.
Ama bunun için toplumdaki veya o ülkedeki genel sistemin, düzenin, modelin ve işleyişin doğru kurulması ve işletilmesi şarttır.
Yani genel sistem bozuksa ve yanlış ise özel alan ile ilgili olan sistem de çoğunlukla bozuk ve yanlış olur.
Bunun için üstad Thedor Adorno' nun söylediği gibi "Yanlış hayat doğru yaşanmaz"... Önce hayatı doğru kılmak gerek.
Bu bağlamda; önce ülkede sonra da kurumlarda ( ilgili tüm alanlarda)
1. İyi, güzel ve doğru bir sistem, düzen, model kuracaksınız.
2. Sonrasında bu sistem, düzen, modeli işletecek doğru insanları bulacak, yetiştirecek ve işe koşacaksınız.
3. Düzen, sistem, model işlemeye başladığında artık oraya gelecek kimler olursa olsun işleyen sisteme entegre olmak zorunda kalacak, işleyen düzenin gereği özellikleri kazanacak ve kullanacaktır.
Özetle;
İnsan faktörü önemlidir ama bir toplumda işlerin yolunda gitmesi için doğru sistem, doğru düzen, doğru model ve doğru işleyişi kurmak daha önemlidir.
İnsan kurar... Sonrası kendi kurduğu sistemin, düzenin modelin işleyişin aktörü haline gelir.
Doğru sistem, doğru düzen, doğru model ve doğru işleyiş için doğru insanlar beklenirse, o doğru insanlar çoğunlukla gelmez veya gelemezler.
Çünkü izin verilmez...
Eğer bu sistem, düzen, model ve işleyiş doğru kurulursa işler genel olarak yolunda gider.
Ama bunun için toplumdaki veya o ülkedeki genel sistemin, düzenin, modelin ve işleyişin doğru kurulması ve işletilmesi şarttır.
Yani genel sistem bozuksa ve yanlış ise özel alan ile ilgili olan sistem de çoğunlukla bozuk ve yanlış olur.
Bunun için üstad Thedor Adorno' nun söylediği gibi "Yanlış hayat doğru yaşanmaz"... Önce hayatı doğru kılmak gerek.
Bu bağlamda; önce ülkede sonra da kurumlarda ( ilgili tüm alanlarda)
1. İyi, güzel ve doğru bir sistem, düzen, model kuracaksınız.
2. Sonrasında bu sistem, düzen, modeli işletecek doğru insanları bulacak, yetiştirecek ve işe koşacaksınız.
3. Düzen, sistem, model işlemeye başladığında artık oraya gelecek kimler olursa olsun işleyen sisteme entegre olmak zorunda kalacak, işleyen düzenin gereği özellikleri kazanacak ve kullanacaktır.
Özetle;
İnsan faktörü önemlidir ama bir toplumda işlerin yolunda gitmesi için doğru sistem, doğru düzen, doğru model ve doğru işleyişi kurmak daha önemlidir.
İnsan kurar... Sonrası kendi kurduğu sistemin, düzenin modelin işleyişin aktörü haline gelir.
Doğru sistem, doğru düzen, doğru model ve doğru işleyiş için doğru insanlar beklenirse, o doğru insanlar çoğunlukla gelmez veya gelemezler.
Çünkü izin verilmez...
Altyapı Antrenörlüğü
ALTYAPI ANTRENÖRLERİ HANGİ AMAÇ VE BEKLENTİ İÇİNDEKİ KİŞİLER OLMAMALIDIR?
1. Şan, şöhret, paye, statü ve güç peşinde olan, böyle bir hayatı amaç edinen kişiler olmamalıdır.
Bu tür kişilerden çocuklara zarar gelir.
Kendileri de genelde mutsuz ve agresif olurlar.
2. Ön planda olma, popüler olma, öne çıkma ve önemli kişi olma gibi beklentileri olmamalıdır. Çünkü bu tür sosyal kişilik yapısına sahip kişiler iyi birer altyapı eğitimcisi olamazlar.
Bu tür kişilik özelliği taşıyanların yetiştirme, üretme ve emek yoğun çalışma gibi kaygıları olmaz.
3. Altyapıları bir okul ve hayat biçimi olarak görmeyen, çocukları amaç değil araç olarak gören kişiler altyapılarda asla bulunmamalıdırlar. Çocuk ve genç gözüyle dünyaya bakma özelliklerinden genelde yoksun olurlar.
4. Altyapıları üstyapılara çıkmak için bir geçiş yeri olarak görenler o an için kendilerine ve mesleklerine pek saygı duymayan kişilerdir. Bu da futbola ve futbolun geleceği açısından olumlu bir durum değildir.
5. Altyapılarda doğru, bilimsel, ahlaki ve vicdani olmayan işlere ve uygulamalara karşı mücadele etmeyen, görmezden gelen ve üstelik böyle bir anlayışın parçası olan kişiler kesinlikle altyapı antrenörü olmamalıdırlar.
1. Şan, şöhret, paye, statü ve güç peşinde olan, böyle bir hayatı amaç edinen kişiler olmamalıdır.
Bu tür kişilerden çocuklara zarar gelir.
Kendileri de genelde mutsuz ve agresif olurlar.
2. Ön planda olma, popüler olma, öne çıkma ve önemli kişi olma gibi beklentileri olmamalıdır. Çünkü bu tür sosyal kişilik yapısına sahip kişiler iyi birer altyapı eğitimcisi olamazlar.
Bu tür kişilik özelliği taşıyanların yetiştirme, üretme ve emek yoğun çalışma gibi kaygıları olmaz.
3. Altyapıları bir okul ve hayat biçimi olarak görmeyen, çocukları amaç değil araç olarak gören kişiler altyapılarda asla bulunmamalıdırlar. Çocuk ve genç gözüyle dünyaya bakma özelliklerinden genelde yoksun olurlar.
4. Altyapıları üstyapılara çıkmak için bir geçiş yeri olarak görenler o an için kendilerine ve mesleklerine pek saygı duymayan kişilerdir. Bu da futbola ve futbolun geleceği açısından olumlu bir durum değildir.
5. Altyapılarda doğru, bilimsel, ahlaki ve vicdani olmayan işlere ve uygulamalara karşı mücadele etmeyen, görmezden gelen ve üstelik böyle bir anlayışın parçası olan kişiler kesinlikle altyapı antrenörü olmamalıdırlar.
Çocuk Sporcular
ÇOCUK İŞÇİLİĞİ - ÇOCUK İŞÇİLER İLE ÇOCUK SPORCULUĞU - ÇOCUK SPORCULAR SORUNU ÜZERİNE...
Çocuk işçiliği neyse, çocuk sporculuğu da o'dur.
Çocuk işçiliği ve çocuk işçiler gerçeği ne kadar büyük bir utanç ve kanayan bir yara ise, çocuk sporculuğu ve çocuk sporcular gerçeği de büyük bir sorun ve kanayan yaradır.
İki mesele arasındaki fark birilerinin aile ve çevre zorlaması ve mecburiyetler dolayısıyla para kazanmak için çalışmak zorunda olmaları, diğerlerinin ise kendi ve ailesinin isteği ve yönlendirmesi ile "futbolcu olmak için" gelişim özelliklerine uygun olmayan spor uygulamalarına maruz kalmalarıdır.
Çocuk işçiliği nasıl tasvip edilemez ve önlenmesi gereken bir mesele ise çocuk sporculuğu da tasvip edilecek ve savunulacak bir durum değildir.
Çocuklar 12 yaşına kadar "sporcu" olarak değerlendirilip, spor ve sporculuk adına performans amaçlı yoğun, şiddetli ve kapsamlı bedensel çalışmalara maruz bırakılamaz ve bırakılmamalıdırlar.
Erin ve ergenlik dönemi olan 15-18 yaşları arasındaki çocukların ise, kendi başlarına bağımsız ve önemli kararlar verecek durumda olmadıkları unutulmamalı ve yine spor adı altında yarış atları gibi mutlaka kazanmaya odaklanmış ve kazanmak için her şeyi yapmaları gerektiği konusunda şartlandırılmış olarak pistlere / sahalara sürülmemelidirler.
Çocuklar hangi yaşlarda olurlarsa olsunlar yanlış uygulamalara ve bireysel tatmin peşinde koşan antrenör ve yöneticilerin figüranları olmamalıdırlar.
Çocuklar sporda ticari, sosyal, psikolojik sömürünün ve istismarın birer parçası olmaktan kurtulamadıkları sürece geleceğe yönelik yatırım olmaktan çıkarlar ve çocuk işçiliği gibi gayri ahlaki ve gayri insanı spor düzeninin istekli işçileri / köleleri olurlar.
Çocuk işçiliği neyse, çocuk sporculuğu da o'dur.
Çocuk işçiliği ve çocuk işçiler gerçeği ne kadar büyük bir utanç ve kanayan bir yara ise, çocuk sporculuğu ve çocuk sporcular gerçeği de büyük bir sorun ve kanayan yaradır.
İki mesele arasındaki fark birilerinin aile ve çevre zorlaması ve mecburiyetler dolayısıyla para kazanmak için çalışmak zorunda olmaları, diğerlerinin ise kendi ve ailesinin isteği ve yönlendirmesi ile "futbolcu olmak için" gelişim özelliklerine uygun olmayan spor uygulamalarına maruz kalmalarıdır.
Çocuk işçiliği nasıl tasvip edilemez ve önlenmesi gereken bir mesele ise çocuk sporculuğu da tasvip edilecek ve savunulacak bir durum değildir.
Çocuklar 12 yaşına kadar "sporcu" olarak değerlendirilip, spor ve sporculuk adına performans amaçlı yoğun, şiddetli ve kapsamlı bedensel çalışmalara maruz bırakılamaz ve bırakılmamalıdırlar.
Erin ve ergenlik dönemi olan 15-18 yaşları arasındaki çocukların ise, kendi başlarına bağımsız ve önemli kararlar verecek durumda olmadıkları unutulmamalı ve yine spor adı altında yarış atları gibi mutlaka kazanmaya odaklanmış ve kazanmak için her şeyi yapmaları gerektiği konusunda şartlandırılmış olarak pistlere / sahalara sürülmemelidirler.
Çocuklar hangi yaşlarda olurlarsa olsunlar yanlış uygulamalara ve bireysel tatmin peşinde koşan antrenör ve yöneticilerin figüranları olmamalıdırlar.
Çocuklar sporda ticari, sosyal, psikolojik sömürünün ve istismarın birer parçası olmaktan kurtulamadıkları sürece geleceğe yönelik yatırım olmaktan çıkarlar ve çocuk işçiliği gibi gayri ahlaki ve gayri insanı spor düzeninin istekli işçileri / köleleri olurlar.
FUTBOLCU OLMAK VE OYUN OYNAMIŞ OLMAK
Sanılır ki futbolcu olmak isteyen çocuklar sadece futbol oynayarak futbolcu olurlar.
Oysa öyle değildir.
Örneğin;
Elim sende oynamadan koşmayı,
Yakan top oynamadan alan kullanmayı,
Mendil kapmaca oynamadan kaçmayı kovalamayı,
Horoz dövüşü yapmadan mücadeleyi etmeyi,
İstop oynamadan strateji geliştirmeyi yaşamayan çocuklara futbolu öğretirsiniz belki ama asla oyun duygusunun tümünü ve oyun düşüncesinin tamamını futbola transfer etmeyi öğretemezsiniz.
Çünkü genel olarak duygular ve oyun duygusu farklı yaşamlar ve farklı oyunlar ile elde edilen ve içsel öğrenmelerdir.
Çocuklar futbolu endüstriyel şekliyle iyi şekilde öğrenebilirler ama mekanik bir futbol oynarlar ve bir şeyler hep eksik kalır.
Çocuklar futbolu organik şekilde de çok iyi öğrenebilirler ama duygularını kullanmayı ve duyguları işin içine katmayı pek öğrenemezler. eksik bir şeyler mutlaka olur.
Onun içindir ki; çocuklar ilk çocukluk dönemlerine değin futbolu mutlaka doğal şekliyle yaşamamalı ve öğrenmelidirler.
Bunun için çocuklar önce çocukluğunu tüm özellikleriyle ve gerekleriyle yaşamalıdırlar...
Böyle yetişmiş çocukların futbolculuk dönemleri de daha özel daha yaratıcı ve daha insani olur...
Gönüllerde kalan ve unutulmaz oyuncu oluşların ardında yaşanılmış gerçek çocuklu deneyimleri vardır çünkü...
Örneğin;
Puşkaş böyledir,
De Stefano böyledir,
Zidane böyledir.
Rumenigge böyledir.
Metin Oktay böyledir.
Lefter böyledir.
Baba Hakkı böyledir.
Messi de böyledir...
Bakınız büyük futbolculara ve efsanelere neredeyse hepsi böyledir.
Günümüzde neden "büyük futbolcu" çıkmıyor veya yetişmiyor diye düşünenler olaya birazda bu açıdan bakmalıdırlar...
FUTBOLDA YENİ İKİ KAVRAM
"Oyun kurucu" futbolda iyi bilinen ve en çok kullanılan kavramlardan birisidir.
Ağırlıklı olarak oyunu şekillendiren, atakların başlangıcı olan yerleşik oyun düzenini top ayağındayken sağlayan ve top kullanımında yaratıcı olma özelliği daha fazla olan oyuncular için kullanılan bir kavramdır.
İşte söz konusu bu "oyun kurucu" kavramından hareketle türetilmiş iki kavram daha var artık.
"Atak kurucu" ve "Gol kurucu" gibi...
Hücumu başlatan ama daha çok da attığı pas ve yönlendirdiği toplar ile takımı atağa geçmek zorunda bırakan oyuncular için kullanılan bu kavram, aslına bakarsanız ofansif orta saha oyuncularını ilgilendiren bir kavram olsa gerektir. Ama atak kurucu özellik demek her top kullanımı ile atağa başlatan değil, atağa geçmeyi zorunlu kılan oyuncu demektir.
"Gol kurucu" ise gol pası veren yani assist yapan oyuncu olarak değil, rakip kaleye yakın oynadığı her top ve attığı her pas ile gol pozisyonu yaratan oyuncu anlamına gelmektedir. Bunun içine gol pası da girer. Ama gol kurucu gol pasına neden olan pası veren veya pozisyonu yaratan oyuncu demektir.
Bu kavramlar futbolun elbette bir tam saha oyunu olmasına ilaveten, artık bölge ve pozisyon oyunu olması aşamasıyla ve detaylandırılmış olmasıyla da ilgilidir.
Buradan hareketle "savunma kurucu" lafı veya ifadesi de yanlış olmaz. Zaten literatürde de savunma lideri diye bir ifade olsa gerek.
Oyuncu özellikleri, oyun özelliklerine göre ne kadar detaylandırılırsa, oyuncuların eğitimi ve gelişimi de o derece detaylandırılabilir.
Ya da tersi de doğrudur. Oyuncu özellikleri ne kadar fazla olursa, oyun da o kadar farklılaşır ve zenginleşir...
Ağırlıklı olarak oyunu şekillendiren, atakların başlangıcı olan yerleşik oyun düzenini top ayağındayken sağlayan ve top kullanımında yaratıcı olma özelliği daha fazla olan oyuncular için kullanılan bir kavramdır.
İşte söz konusu bu "oyun kurucu" kavramından hareketle türetilmiş iki kavram daha var artık.
"Atak kurucu" ve "Gol kurucu" gibi...
Hücumu başlatan ama daha çok da attığı pas ve yönlendirdiği toplar ile takımı atağa geçmek zorunda bırakan oyuncular için kullanılan bu kavram, aslına bakarsanız ofansif orta saha oyuncularını ilgilendiren bir kavram olsa gerektir. Ama atak kurucu özellik demek her top kullanımı ile atağa başlatan değil, atağa geçmeyi zorunlu kılan oyuncu demektir.
"Gol kurucu" ise gol pası veren yani assist yapan oyuncu olarak değil, rakip kaleye yakın oynadığı her top ve attığı her pas ile gol pozisyonu yaratan oyuncu anlamına gelmektedir. Bunun içine gol pası da girer. Ama gol kurucu gol pasına neden olan pası veren veya pozisyonu yaratan oyuncu demektir.
Bu kavramlar futbolun elbette bir tam saha oyunu olmasına ilaveten, artık bölge ve pozisyon oyunu olması aşamasıyla ve detaylandırılmış olmasıyla da ilgilidir.
Buradan hareketle "savunma kurucu" lafı veya ifadesi de yanlış olmaz. Zaten literatürde de savunma lideri diye bir ifade olsa gerek.
Oyuncu özellikleri, oyun özelliklerine göre ne kadar detaylandırılırsa, oyuncuların eğitimi ve gelişimi de o derece detaylandırılabilir.
Ya da tersi de doğrudur. Oyuncu özellikleri ne kadar fazla olursa, oyun da o kadar farklılaşır ve zenginleşir...
Altyapıların Toplumsal Sorumluluğu
SPORDA ALTYAPILARIN TOPLUMSAL SORUMLULUĞU
(YEREL ALTYAPILARIN ASIL İŞİ VE GÖREVİ NE OLMALIDIR)
Spor dalları ve özellikle yoğun talep nedeniyle futbol ile ilgili altyapı kurumlarının amacı üst yapılara nitelikli ve özellikli oyuncu yetiştirmek üzerine inşa edilmiş olsa da bu kurumların toplumsal açıdan önemli bir sorumlulukları ve işlevleri daha vardır.
Biliyoruz ki, altyapılar yarışmacı birimler ve spor okulları birimleri şeklinde organize edilmiş birimlerdir. Bilindiği üzere altyapılara müracaat eden her çocuk ve genç yarışmacı birimde yer alamamaktadır. Spor okulları ise daha çok gelir amaçlı ve yetenekli çocukları seçme amaçlı olarak haftada bir iki gün faaliyet gösteren birimlerdir.
İşte asıl mesele tam burada başlamaktadır.
Çünkü çocuklar ve gençler spor yapmak için illa ki yarışmacı birimlerde yer alacak düzeyde yetenekli ve becerikli olmak zorunda ve durumunda değillerdir.
Ama haftanın en azından 4 gününde bedensel bir faaliyet göstermek ve spor yapmak ihtiyacı içindedirler.
Çok daha önemlisi toplumsal açıdan bakıldığında 8-12 yaş grubu yönelme ve yönlendirme açısından en kritik yaş dönemi, 13-18 yaş grubu ise yönelilen alanlar ile ilgili başarılı olmayı ve yararlı birey olmayı sağlama açısından kritik yaş dönemleridir.
Biz toplumsal olarak bu yaş gruplarındaki milyonlarca çocuğa ve gence genelde spor ve özelde futbol açısından kapıları açmayacağız da ne zaman açacağız?
İşte bu çok büyük bir meseledir.
Yerel spor kulüplerinin bu amaç ve işlev üzerine yapılandırılmaları ve organize edilmeleri elzemdir.
Herkes illa ki üst düzey sporcu olmak zorunda değildir.
Ama herkes spor yapmak durumunda ve zorundadır.
Çünkü spor insanın toplumsal gelişimi açısından da zararlı birey olmaktan kaçınma ve uzaklaşma açısından önemli bir araçtır.
Sporu 8-18 yaş arası milyonlarca çocuk ve genç ile buluşturmak öncelikle yerel spor kulüplerinin görevi ve sorumluluğu olmalıdır. Altyapılar öncelikle bu amaçla yeniden organize edilmeli ve işlevselleştirilmelidir.
İlgili bakanlık, ilgili federasyon ve Türkiye'nin ilgili tüm üst mercileri öncelikle milyonlarca istekli çocuk ve gence sporun yereldeki kapılarını açarak onlara fırsatlar ve imkanlar sunmak zorundadırlar.
Bu iş başka türlü olmaz... Olamaz...
Üstyapılara sporcu ve futbolcu yetiştirme işi ise başlı başına özel bir iş ve özel bir uzmanlık alanıdır.
Bu iş belli merkezlerde ve belli bölgelerde konuşlanmış ve yerel altyapılardan gelen çocuk ve gençlere de kapıları açık yürütülmesi gereken farklı bir altyapı alanı olmalıdır.
Herkes ve her kulüp üstyapılara oyuncu hazırlamaz.
Milyonlarca çocuk ve gencin spora dışarıdan bakmak zorunda kaldığı bir spor düzeni, iyi bir spor düzeni değildir.
(YEREL ALTYAPILARIN ASIL İŞİ VE GÖREVİ NE OLMALIDIR)
Spor dalları ve özellikle yoğun talep nedeniyle futbol ile ilgili altyapı kurumlarının amacı üst yapılara nitelikli ve özellikli oyuncu yetiştirmek üzerine inşa edilmiş olsa da bu kurumların toplumsal açıdan önemli bir sorumlulukları ve işlevleri daha vardır.
Biliyoruz ki, altyapılar yarışmacı birimler ve spor okulları birimleri şeklinde organize edilmiş birimlerdir. Bilindiği üzere altyapılara müracaat eden her çocuk ve genç yarışmacı birimde yer alamamaktadır. Spor okulları ise daha çok gelir amaçlı ve yetenekli çocukları seçme amaçlı olarak haftada bir iki gün faaliyet gösteren birimlerdir.
İşte asıl mesele tam burada başlamaktadır.
Çünkü çocuklar ve gençler spor yapmak için illa ki yarışmacı birimlerde yer alacak düzeyde yetenekli ve becerikli olmak zorunda ve durumunda değillerdir.
Ama haftanın en azından 4 gününde bedensel bir faaliyet göstermek ve spor yapmak ihtiyacı içindedirler.
Çok daha önemlisi toplumsal açıdan bakıldığında 8-12 yaş grubu yönelme ve yönlendirme açısından en kritik yaş dönemi, 13-18 yaş grubu ise yönelilen alanlar ile ilgili başarılı olmayı ve yararlı birey olmayı sağlama açısından kritik yaş dönemleridir.
Biz toplumsal olarak bu yaş gruplarındaki milyonlarca çocuğa ve gence genelde spor ve özelde futbol açısından kapıları açmayacağız da ne zaman açacağız?
İşte bu çok büyük bir meseledir.
Yerel spor kulüplerinin bu amaç ve işlev üzerine yapılandırılmaları ve organize edilmeleri elzemdir.
Herkes illa ki üst düzey sporcu olmak zorunda değildir.
Ama herkes spor yapmak durumunda ve zorundadır.
Çünkü spor insanın toplumsal gelişimi açısından da zararlı birey olmaktan kaçınma ve uzaklaşma açısından önemli bir araçtır.
Sporu 8-18 yaş arası milyonlarca çocuk ve genç ile buluşturmak öncelikle yerel spor kulüplerinin görevi ve sorumluluğu olmalıdır. Altyapılar öncelikle bu amaçla yeniden organize edilmeli ve işlevselleştirilmelidir.
İlgili bakanlık, ilgili federasyon ve Türkiye'nin ilgili tüm üst mercileri öncelikle milyonlarca istekli çocuk ve gence sporun yereldeki kapılarını açarak onlara fırsatlar ve imkanlar sunmak zorundadırlar.
Bu iş başka türlü olmaz... Olamaz...
Üstyapılara sporcu ve futbolcu yetiştirme işi ise başlı başına özel bir iş ve özel bir uzmanlık alanıdır.
Bu iş belli merkezlerde ve belli bölgelerde konuşlanmış ve yerel altyapılardan gelen çocuk ve gençlere de kapıları açık yürütülmesi gereken farklı bir altyapı alanı olmalıdır.
Herkes ve her kulüp üstyapılara oyuncu hazırlamaz.
Milyonlarca çocuk ve gencin spora dışarıdan bakmak zorunda kaldığı bir spor düzeni, iyi bir spor düzeni değildir.
5 Mar 2018
SPORA ERKEN YAŞLARDA BAŞLAMAK NE DEMEKTİR?
Son yılların modası; Spora ne kadar küçük yaşta başlanırsa, başarılı olma ihtimali o kadar yüksek olur...
Peki ne kadar küçük?
Bunun net ve somut bir yaşı var mıdır?
Örneğin futbola 4 yaşında mı başlanmalı?
Yoksa 5 yaşında mı?
Oysa spora erken başlamak demek, bir spor dalına ilişkin, o spor dalının gereklerini yapabilecek olgunluğa eriştiğinde o gerekleri aklının ve bedeninin elverdiği düzeylerde yapabilmeye başlamak demektir.
Her spor dalı için o spor dalının gereklerini aklın ve bedenin yapmaya başlaması farklı yaşlarda olabilir. Örneğin çocuklar en erken yaşlarda yüzmeye başlayabilirler. 3-4-5 yaşlarında yüzen çocuklar olabilir. Ama bu yüzme stilli bir yüzme değil güdüsel hayatta kalmayla ilgili olan "su üzerinde kalma" ile ilgili bir yüzmedir.
İşi futbol üzerinden devam ettirelim. Çocuklar 2 yaşından itibaren bir topa ilkel şekilde dokunur ve tekme atarlar. Ama bu topu pas veya şut amaçlı bir dokunma ve vurma olmaz, olamaz...
4,5,6 ve hatta 7 yaşlarına değin futbolun karakterine uygun bir çok hareketi yapabilirler ama bunların çoğu amaçlı ve kontrollü bir teknik davranış evresinde olmaz.
O halde bu yaşlarda spora erken başlama dediğimiz şey "hareket eğitim ve uygulamalarına başlama" şeklinde algılanmalı ve kabul edilmelidir.
Örneğin fotoğraftaki çocuk eline badminton raketi ve topu verildiği için badmintona başlamış olur mu?
Elbette olmaz.
Peki ne olmalı?
Badminton sporunun temel teknik davranışı olan bir nesne ile başka bir nesneyi kontrol edebilme hareketinin önceli olan el ile başka bir nesneyi kontrol edebilme evresinin olgunlaşma evresini yaşaması gerekir.
Bu da çocuğun balon ile oynaması demektir.
Daha sonraki aşama çok hafif bir raket ile balonu havada düşürmeden oynayabilme aşaması olabilir.
Bakınız bunlar nesne kullanımı ve kontrolü ile ilgili hareket gelişim çalışmalaraıdır.
Bu çocuğun ciddi anlamda badminton oynayabile evresi 8 yaşından önce neredeyse istisnalar hariç mümkün değildir.
Kontrollü ve amaçlı futbol açısından da durum aşağı yukarı aynıdır.
Spora erken yaşta başlama o spor branşının özelliklerini erken yaşta yerine getirmek demek değildir.
Önce hareket gelişimi ve eğitimine başlanır. (2-5 yaş).
Sonra o hareket becerileri amaçlı bir hal almaya başlar (5-7 yaş).
Daha sonrada hareket becerileri özelleşmeye ve bir spor branşına yönelik karakterler içermeye başlar (8 yAŞ)
Spor branşına ilişkin ciddi atılım ve görüntü ve gelişim sıçraması başlar (10-12 yaş.)
4 Mar 2018
Çoklu Düşünmek
SABİT VE HAREKETLİ DURUMDAYKEN DÜŞÜNME BECERİLERİ
İnsanlar yatarken, otururken veya yürürken daha kolay ve daha çok ve daha çeşitli düşünürler.
Yani insanlar sabit durumdan giderek daha hareketli duruma geçtiklerinde düşünme becerileri azalırken, hareketli durumdan sabit duruma doğru yavaşlarken daha çeşitli ve daha yoğun düşünebilirler.
Hareketlik ne kadar fazla ve hızlıysa düşünme becerisindeki çeşitlilik ve yoğunluk azalır. Çünkü hareketliyken ve hızlı hareket ediyorken düşünce odaklanması hareket ve hareket hızına yönelir. Yani tek bir nesneye, insanın kendisine yönelir.
Buna rağmen hareket halindeyken en az iki farklı şeyi düşünebilmek hem beyni kullanma becerisini ve hem de hareketleri amaç açısından daha verimli kılma açısından çok önemlidir.
Futbol açısından bu hareket halindeyken birden fazla şeyi yapabilme becerisini ön koşuludur.
Dolayısıyla altyapılarda çocuklar koşarken ve top ile hareket ederken en az iki farklı seçeneği yapabilecek denli düşünmeyi öğrenmelidirler.
Hareket halindeyken çocuklar ve gençler ne kadar farklı seçenekleri düşünebilir hale gelirlerse o kadar çok farklı hareket ve pozisyon seçeneği üretebileceklerdir.
Aksi halde tek bir seçeneğe ve pozisyona odaklanacaklar ve sadece o seçeneğin ve pozisyonun becerisini yerine getirebilecek bir beceriye sahip olacaklardır.
Bu tek yönlü ve yaratıcı ve kompleks özellikleri olmayan oyuncu demektir.
Bunun için en başından itibaren çocuklara aynı anda birden çok şeyi düşünerek birden çok hareket yapmalarını sağlayacak uygulamalar ile beslemek ve geliştirmek gerekir.
Çocuklar bir iş yaparken o iş ile ilgili veya ilgisiz başka bir şeyi de aynı anda düşünebiliyorlar ise buna "çoklu düşünme" becerisi diyoruz ve bu tür özelliği erken yaşlarda elde edenler çocuklar ilerideki hayatlarında ve futbol hayatlarında da çok başarılı olma olasılıkları yüksek çocuklardır.
Bir Ülkede Futbola Doğru Bakmak Nedir?
Futbolda mucizeler yoktur.
Sadece mucize vardır.
Lakin mucize dediğin şey ise bir veya bilemedin iki kez gerçekleşen olağan dışı olay ve olgular demektir.
Futbol mucizeler ile gelişecek ve geliştirilecek bir şey değildir.
Futbolda gerçekler vardır.
O gerçekler sistem, model, yaklaşım, anlayış ile somutlanan "futbol işleyişidir".
Bir ülkede "futbol işleyişine" bakınız o ülkede futbolun gerçeğini ve durumunu hemen anlarsınız.
Bir ülkede futbolun işleyişi demek futbolda insana yapılan yatırım demektir.
İnsana yapılan yatırım demek;
1. Genel olarak yaşayan nüfusun spor yapan nüfusa oranı demektir.
2. İlgili spor branşına yönelik olabildiğince çok kişiye ulaşabilmek veya olabildiğince çok kişinin ilgili spor branşına ulaşabilirliğini sağlamak demektir.
3. Yerelden başlayan spora / futbola katılım ile ilerleyen süreçlerde farklı yatırımlar, organizasyonlar ile farklılaştırılması gereken özellikli sporcu yetiştirme işleyişi futbolda ne olduğunuz veya ne olacağınızı belirleyecektir.
Bunun dışında 11 futbolcunuzun da yabancı olması ve dahi kazanmanız dahi sizi sürdürülebilir bir futbol ülkesi yapmaz. Başka bir şey yapar.
Eğer işi ticari futbol açısından değerlendiriyorsanız, o halde bakmanız gereken şey takıma harcadığınız para ile takımdan kazandığınız para arasındaki farktır.
Sadece mucize vardır.
Lakin mucize dediğin şey ise bir veya bilemedin iki kez gerçekleşen olağan dışı olay ve olgular demektir.
Futbol mucizeler ile gelişecek ve geliştirilecek bir şey değildir.
Futbolda gerçekler vardır.
O gerçekler sistem, model, yaklaşım, anlayış ile somutlanan "futbol işleyişidir".
Bir ülkede "futbol işleyişine" bakınız o ülkede futbolun gerçeğini ve durumunu hemen anlarsınız.
Bir ülkede futbolun işleyişi demek futbolda insana yapılan yatırım demektir.
İnsana yapılan yatırım demek;
1. Genel olarak yaşayan nüfusun spor yapan nüfusa oranı demektir.
2. İlgili spor branşına yönelik olabildiğince çok kişiye ulaşabilmek veya olabildiğince çok kişinin ilgili spor branşına ulaşabilirliğini sağlamak demektir.
3. Yerelden başlayan spora / futbola katılım ile ilerleyen süreçlerde farklı yatırımlar, organizasyonlar ile farklılaştırılması gereken özellikli sporcu yetiştirme işleyişi futbolda ne olduğunuz veya ne olacağınızı belirleyecektir.
Bunun dışında 11 futbolcunuzun da yabancı olması ve dahi kazanmanız dahi sizi sürdürülebilir bir futbol ülkesi yapmaz. Başka bir şey yapar.
Eğer işi ticari futbol açısından değerlendiriyorsanız, o halde bakmanız gereken şey takıma harcadığınız para ile takımdan kazandığınız para arasındaki farktır.
1 Mar 2018
ADAM EKSİLTME
""Adam geçme" ile "adam eksiltme" pratik olarak aynı gibi görünse de taktik düşünce olarak aynı şey değildir. Adam eksiltme bir ihtiyaç, bir gereklilik ve rakipten bir fazla olmayı sağlayan teknik ve taktik bir davranış biçimidir ve 11 yaştan önce bu kavramdan ziyade çalım atma, aldatma ve geçme gelişim psikolojisi açısından daha doğrudur".
Futbolda en çok kullanılan kavramlardan birisi olan "adam eksiltme" aslında en sık ifade edilen oyuncu özelliklerinden birisidir.
Adam eksiltme bir oyuncunun öncelikle teknik mahareti/becerisi olsa da, takımı adına olağan üstü bir avantaj sağlayan ve bu nedenle de taktik beceri olarak da değerlendirlir.
Takım ve grup oyunlarında rakipten bir fazla olmanın sağladığı yarar herkesin malumudur.
Tabi adam eksiltmenin gereğince yarar sağlaması için adam eksilten oyuncunun gerisinde kalmamak gereği de açıktır.
Buna karşın adam eksiltmeyi takımı en az bir fazla kılmak amacıyla değil de bireysel olarak dikine oynamak ve rakip kaleye ulaşmak anlamında değerlendirdiğimizde ise oyuncu özelliğinin oyun sonucunu değiştirme açısından önemi bir kez daha ortaya çıkar.
Lakin bizim bu özellik ile ilgili derdimiz ve amacımız daha başka.
Çünkü "adam eksiltme" becerisi ve özelliğinin önemini herkes biliyor.
Adam eksiltme dediğimiz şey en temel ve en basit ifadeyle çalım atma yani aldatma becerisi ve özelliği demektir.
Çalım atma yani aldatma ise topa sahip olma isteğinin ve bunu sürdürme isteğinin bir ürünü olarak ortaya çıkan davranış şeklidir.
Çalım atma/aldatma davranışının çocuklar açasından en çok tercih edildiği yaş grubu topa devamlı sahip olma isteğinin yaşandığı yaş grubudur. Bu 8,9,10,11 ve 12 yaş gruplarıdır.
Çalım atarak adam geçmenin beceriye dönüşmesi gereken yaşlar ise 10-12 ile 13-15 yaş gruplarıdır.
Aldatmanın / çalım atmanın top ile adam geçmeye ve eksiltmeye dönüşmesinin altın çağı olan bu yaşlar, yani 10-12 ve 13-15 aynı zamanda çocukların takım oyunu oynama adına pas yapmaya zorlandıkları ve yönlendirildikleri yaş gruplarıdır da...
Bunların bir arada öğretimi ve öğrenilmesinin sağlanması önemlidir.
Bunun için çocukların bağımsız hareket etmeleri, adam eksiltme ile ilgili çalım atma davranışlarının onaylanması ama ilgisiz ve amaçsız durumlarda bu davranışı tercih etmemeleri gereğinin oyun içinde yaşayarak öğretilmesi ve öğrenilmesi gerekir.
Bu oyun içinde yapılan hareketin yapıldıktan sonra amaca uygun olup olmadığının değerlendirilmesi yani ürün veya sonuçla ilgili bir şey olup, önceden çalım atmayın, adam geçmeye uğraşmayın gibi önleyici ve ket vurucu davranışlardan kaçınmayı gerektirir.
Adam eksiltme eğer oyun için aranan bir özellik ise, özellikle orta alan ve hücum oyuncularının bu özelliği kazanmış olmaları gerekir.
Altyapılarda bu özelliğin kazandırılması ile ilgili yerlerdir.
Öncelikle adam geçme, çalım ve aldatma hedeflemesinde;
1:1 oyunlar, tek kale maçlar bu özellik için mutlaka uygulanması gereken etkinlikler olurken,
Sonrasında ise;
Adam Eksiltmede Bölge ve set oyunları ile, eş sayıda savunma ve hücum oyunları gereken eğitim uygulamaları olmalıdır.
Futbolda en çok kullanılan kavramlardan birisi olan "adam eksiltme" aslında en sık ifade edilen oyuncu özelliklerinden birisidir.
Adam eksiltme bir oyuncunun öncelikle teknik mahareti/becerisi olsa da, takımı adına olağan üstü bir avantaj sağlayan ve bu nedenle de taktik beceri olarak da değerlendirlir.
Takım ve grup oyunlarında rakipten bir fazla olmanın sağladığı yarar herkesin malumudur.
Tabi adam eksiltmenin gereğince yarar sağlaması için adam eksilten oyuncunun gerisinde kalmamak gereği de açıktır.
Buna karşın adam eksiltmeyi takımı en az bir fazla kılmak amacıyla değil de bireysel olarak dikine oynamak ve rakip kaleye ulaşmak anlamında değerlendirdiğimizde ise oyuncu özelliğinin oyun sonucunu değiştirme açısından önemi bir kez daha ortaya çıkar.
Lakin bizim bu özellik ile ilgili derdimiz ve amacımız daha başka.
Çünkü "adam eksiltme" becerisi ve özelliğinin önemini herkes biliyor.
Adam eksiltme dediğimiz şey en temel ve en basit ifadeyle çalım atma yani aldatma becerisi ve özelliği demektir.
Çalım atma yani aldatma ise topa sahip olma isteğinin ve bunu sürdürme isteğinin bir ürünü olarak ortaya çıkan davranış şeklidir.
Çalım atma/aldatma davranışının çocuklar açasından en çok tercih edildiği yaş grubu topa devamlı sahip olma isteğinin yaşandığı yaş grubudur. Bu 8,9,10,11 ve 12 yaş gruplarıdır.
Çalım atarak adam geçmenin beceriye dönüşmesi gereken yaşlar ise 10-12 ile 13-15 yaş gruplarıdır.
Aldatmanın / çalım atmanın top ile adam geçmeye ve eksiltmeye dönüşmesinin altın çağı olan bu yaşlar, yani 10-12 ve 13-15 aynı zamanda çocukların takım oyunu oynama adına pas yapmaya zorlandıkları ve yönlendirildikleri yaş gruplarıdır da...
Bunların bir arada öğretimi ve öğrenilmesinin sağlanması önemlidir.
Bunun için çocukların bağımsız hareket etmeleri, adam eksiltme ile ilgili çalım atma davranışlarının onaylanması ama ilgisiz ve amaçsız durumlarda bu davranışı tercih etmemeleri gereğinin oyun içinde yaşayarak öğretilmesi ve öğrenilmesi gerekir.
Bu oyun içinde yapılan hareketin yapıldıktan sonra amaca uygun olup olmadığının değerlendirilmesi yani ürün veya sonuçla ilgili bir şey olup, önceden çalım atmayın, adam geçmeye uğraşmayın gibi önleyici ve ket vurucu davranışlardan kaçınmayı gerektirir.
Adam eksiltme eğer oyun için aranan bir özellik ise, özellikle orta alan ve hücum oyuncularının bu özelliği kazanmış olmaları gerekir.
Altyapılarda bu özelliğin kazandırılması ile ilgili yerlerdir.
Öncelikle adam geçme, çalım ve aldatma hedeflemesinde;
1:1 oyunlar, tek kale maçlar bu özellik için mutlaka uygulanması gereken etkinlikler olurken,
Sonrasında ise;
Adam Eksiltmede Bölge ve set oyunları ile, eş sayıda savunma ve hücum oyunları gereken eğitim uygulamaları olmalıdır.
FUTBOL ZEKASI DİYE BİR ŞEY YOKTUR
1
"Futbol zekası" diye bir şey yoktur.
Üstelik futbol ve diğer tüm takım sporlarını üstün bir beceri ile oynayabilmenin zeka (IQ) ile ilgisi sadece oyunun kurallarını bilmek, oyunu anlayabilmek ile sınırlıdır.
Aksi olsaydı bilim insanları, araştırmacılar, zeka düzeyi puanı çok yüksek olanlar çok iyi futbol oynarlardı.
Futbol zekası diye tanımlanan şey, psikomotor zeka şeklinde ifade edilir ve literatürde yer alır.
Ama bu da tamamen sinir kas ilişkisi ve eğitimi ile gelişen ve geliştirilen ve doğuştan getirilen bazı özellikler ile de birleşerek ortaya çıkan "beceri" konusunu ifade eder.
Özetle futbol zekası oyuncu yaratıcılığı, oyunu çok yönlü görme, oyunu okuma ile oyun içinde bireysel taktiği takım taktiği içinde kullanabilme becerisidir.
Bu da üst düzey zeka ile ilgili değil, koordinatif ve algısal motor gelişim özellikleri ile birlikte geliştirilen top ile ilişkili becerilerin gelişmiş ve geliştirilmiş olmasıyla ilgilidir.
O halde futbolda "iyi futbolcu" ve "özellikli futbolcu" yetiştirmek istiyorsak altyapı temel ve gelişim dönemlerinde algısal motor gelişim özellikleri, koordinatif özellikler ve top ile ilişkili hareketleri mükmemmelleştirmekten başka bir işimiz olmamalıdır.
2
SPORDA VE FUTBOLDA ZEKA MESELESİNE DAİR
Psikomotor Öğrenmeler ve Beyin
Bütün öğrenmeler beyin temelli öğrenmelerdir. Öğrenmelerin yani, yaşam için gerekli bilişsel, duyuşsal ve psikomotor davranışların hepsinin kaynağı beyindir.
Doğumdan itibaren sergilenen bazı psikomotor davranışlar refleks davranışlardır. Alt beyin tarafından kontrol edilen bu tür davranışlar ilerleyen dönemlerden itibaren (4. aydan sonra) giderek azalır ve birkaç tanesi hariç tamamen yok olur.
Bunun dışında yaşamak için gerçekleştirilen tüm davranışlarda olduğu gibi motor davranışlar da öğrenilen davranışlardır.
Öğrenilen her şey girdi, merkezi işlem ve çıktı döngüsüne dayanır. İşlem merkezi ise beyindir. Sonuç olarak psikomotor öğrenmeler beyin merkezli kassal çıktılardır.
Bir çocuğun elindeki yiyeceği ağzına yaklaştırması, emeklemesi, oturması, yürümesi gibi motor davranışların refleks öncelleri (temeli) olsa da bunların amaçlı davranışa dönüşmeleri algı, değerlendirme ve harekete geçme ile ilgili beyinsel faaliyetler sonucu gerçekleşir.
Beyin ve hareket ilişkisi aynı zamanda beyin ve beden eğitimi spor ilişkisi anlamına da gelmektedir. Beyin ve beden eğitimi spor ilişkisi psikomotor öğrenmelerin öncellikle beyinsel bir faaliyet olduğu ile ilgili bir ilişkidir. Dolayısıyla beden eğitimi spor öğretimi ile ilgili yaklaşımların beyin temelli yaklaşımları da içeriyor olması gerektiği açıktır.
Bir çocuktan her hangi bir psikomotor davranışı gerçekleştirmesini beklemek demek, çocuğun söz konusu davranış ile ilgili merkezi işlem gerçekleştirmesini istemek demektir.
Psikomotor davranışlar beynin ilgili bölümlerinde ve ilgili sinir hücrelerin işlevselleştirmesi anlamına geldiği gibi, beynin ilgili bölüm ve hücrelerin işlevselleştirilmesi de, psikomotor davranışlarda amaçlılık, çeşitlilik ve kalite anlamına gelmektedir
Doğum öncesi ilk üç ayda gelişiminin önemli kısmını büyük ölçüde tamamlayan beyin, 4 yaşına değin hızlı bir büyüme sergiler. Büyüme hamlesinin ilk dönemi 18. aya değin glia hücrelerinin büyüdüğü dönem, ikinci dönem ise dördüncü yaşa değin myelinizasyonun (aksonların myelin adı verilen beyaz yağlı bir madde ile kaplanması) gerçekleştiği dönemdir (Malina ve Bouchard, 1991 akt. Özer, 1995: 70).
Beyin ve omuriliği kapsayan sinir sistemi nöronlar ve glia hücrelerinden oluşur. Nöronlar duyusal alıcılar, diğer nöronlar ve kaslar ile iletişim kurma işlemine sahiptirler. Glia hücreleri ise nöronların çalışması ile ilgili işlevleri yerine getirirler.
Nöronlar hücre gövdesi, bunun çevresinde yer alan uzantılar yani dendrit ve hücre gövdesinden çıkarak uzanan aksonlar olmak üzere üç kısımdan oluşur. Yeni doğan bir bebekte dendrit ağları seyrek ve az gelişmişken, özellikle doğumdan sonraki altı ay boyunca çevreden duyusal iletiler alındıkça dallanır ve aktif hale gelir.
Nöronlar dendritler aracılığı ile komşu nöronların aksonlarından gelen iletileri alır ve bu iletileri kimyasal ve elektrik işlemler yolu ile akson boyunca sinaps adı verilen boşluklara aktarırlar. Sinaps oluşturmayan nöronların çoğu ölür.
Kaynak: İsmail Topkaya, "Hareket, beden eğitim ve sporda öğrenme ve öğretimin temelleri", 4. Baskı, Paradigma Akademi Yay. 2016
3
Yaşamın ilk yılında beyin hücrelerinin sayısı azalırken beyinin ağırlığı iki kat artar. Bunun nedeni nöronların tüm uyaranlara (işitsel, görsel, dokunsal, koku, tat gibi) tepki verirken dendritler yoluyla fiziksel bağlantılar kurup geliştirmeleridir. Çocuğun aktif yaşantısı (hareket), zihinsel çabası ve zengin çevresel uyaranlar dendritlerin dallanmasını hızlandırır ve zeka gelişir.
Zekanın beynin büyük olması ya da nöron sayısının fazla olması ile değil beynin yeterince gelişmiş olması, özellikle nöronların işlevselliği ile ilgili bir durumdur.
Hareket etme ile ilgili uyaranların yoğunluğu, hareketle ilgili nöronların dendritlenmesi ve sinapslar oluşturması sonucu psikomotor davranışlar gerçekleşir. Duyu-motor dönemden başlayıp algı-motor dönemde artarak devam eden hareket gelişiminin temeli ilgili nöronların dendritlenmesi ve sinapslar oluşturmasıdır. Bu olgu, hareket öğreniminin nörolojik temelini ortaya koyar.
Bir sinir hücresinin (nöron) dendrit ve akson yeterliliği onun sinaps oluşturma yeterliliği demektir. Nöronlar arası bağlantı anlamına gelen ve bir nöronun aksonundan diğer nöronun dendritlerine sinirsel akımların iletimi olan sinapslar “öğrenme” ile oluşurlar. Kullanılmadıklarında (uyarılmadıklarında) işlevsizleşir ve yok olurlar.
Bir uyarı sağlandığında üç milyar nöronun faaliyete geçtiği söylenirken yeni doğan bir bebeğe resim gösterildiğinde üç milyar dendrit oluştuğu saptanmıştır (Sherarer ve Sherarer, 1999 akt. Özer, 2004: 71).
Öğrencilere beyinlerini kullanmaları için fırsat verilmediğinde ya da beyinlerini kullanmak durumlarıyla karşılaşmadıklarında dendritler uyarılmazlar. Öğretmenler uygun uyarıcılar vermediğinde nöral budanmaya neden olabilirler ya da bilgiyi algılamak için gerekli olan yetenekleri köreltebilirler. Bu tip olaylar okul çağındaki çocuklarda genellikle baskın oldukları zeka alanları aktif olarak uyarılmadığında gerçekleşmektedir. Örneğin, bir öğrencinin beyni genellikle hareket ederek işlem görüyorsa ve bu öğrenciye hareket etme serbestliği tanınmıyorsa beyin süreçlerinde nöral budanmaya neden olan bir azalma söz konusu olabilir (Selçuk ve ark., 2004: 14).
Öğrenilmiş bir psikomotor davranışın sürekli tekrar edilmesi, ilgili nöronların daha fazla dendritlenmesine ve sinapslar oluşturmasına yol açmadığı gibi diğer sinir hücrelerini de işlevselleştirmez. Bunun olabilmesi için, farklı psikomotor uyaranlar gereklidir.
Psikomotor gelişim bir bakıma bebeklik ve ilk çocukluk dönemindeki sinir-kas olgunlaşmasının bir ürünüdür ve beynin bu dönemdeki hızlı büyümesi ile ilgilidir. Sinir-kas bütünleşmesi beyinciğin eşsiz büyüme atılımını yansıtır. Bebeklik döneminde kazanılan hareket becerileri bu bütünleşmenin ürünüdür (Malina ve Bouchard, 1991 akt. Özer, 2004. 73).
Hareket beden eğitimi ve spora ilişkin istendik motor davranışları istenen sayıda ve kalitede gerçekleştirebilmek sadece kassal bir çıktıdan ibaret değildir. Kassal çıktı sadece bir ürün yani sonuçtur. Bunu beden eğitim spor eğitmenlerinin çok iyi bilmesi gerekmektedir. Çünkü hareket yeterliliği, çocukların o ana kadar geçirdikleri hareket deneyimleri ile yani, hareket gelişiminden sorumlu beynin ilgili bölümlerindeki nöronlarla ilgilidir.
Çocuğun boyu, kilosu psikomotor davranışlar için bir referans değil psikomotor çıktının sergilenmesi için gereken araçlardır. Psikomotor davranışlar için asıl referans olgunlaşmış olma ve hazır bulunuşluk yeterliliğidir. Bu ise beyin, sinir, kas iletişimi yeterliliği yani nörofizyolojik yeterliliktir.
Yaşamın ilk birkaç yılında beyin, beyin kabuğunun her santimetre karesinde saniyede otuz bin yeni sinaps yapar. Bu sinapsların yapımı kısmen doğru beslenmeye bağlıdır. Ancak, daha çok bebeğin etrafındaki dünya ile ilgilidir. Sevgi ve ilginin bol olduğu, ilginç oyuncak ve nesnelerin bulunduğu bir ortam bebeğin beyninde daha fazla sinaps yapılmasına yardımcı olur. Ne kadar çok sinaps yapılırsa beyin de bebek büyürken o kadar iyi çalışır (Rose ve Lichtenfens, 2005: 25).
Bir psikomotor davranışı ya da davranışları edinme, edinilen bu davranışları unutmama ve gerektiğinde farklı amaçlar için kullanma, beyindeki nöronların söz konusu motor davranışların her boyutu için bir çok sinaps oluşturmasıyla mümkündür. Bu da bir hareketi çok boyutlu öğrenmeyi gerektirir. Doğal olarak hareket öğretim yaklaşımları da çok boyutlu düşünmeyi gerektirecek yapıda olmalıdır. Örneğin, topu atma davranışı yerine topu farklı şekillerde atma davranışları gibi. Topu atma davranışlarının öğretiminde çocuk merkeze alınarak topu uzağa, yukarı veya bir hedefe nasıl atarsa daha doğru atabileceğini düşünmesine neden olacak bir öğrenme ortamı, çocuğun daha fazla nöronunu aktive ederek sinapslar oluşturmasını sağlayabilir.
Kaynak: İsmail Topkaya, "Hareket, beden eğitim ve sporda öğrenme ve öğretimin temelleri", 4. Baskı, Paradigma Akademi Yay. 2016
4
Zeka puanı yüksek olan 9 yaşındaki bir çocuk ile zeka puanı yüksek olmayan ama olması gereken sınırlar içinde olan BAŞKA bir çocuk arasında, çalışmalar sonunda öğrenme verimi farkını ortaya koyacak olan şey zeka derecesi değil, çocukların sahip oldukları "psikomotor yetiler ve o yetilerin uyarılmış olması belirler.
Futbola ilişkin anlama, söyleneni yapabilme veya kısa sürede motor alan ile ilgili olarak daha çabuk beceri elde etmenin nedeni zeka yüksekliği değildir. Beynin ilgili bölümü olan motor hareketlerden sorumlu bölümün daha çok işlevselleştirilmiş olması ile ilgilidir.
"Ama hocam işte beyinden söz ediyorsunuz, o halde zekadan söz ediyorsunuz" gibi bir soru akla gelebilir. Ama sözünü ettiğimiz zeka bilişsel alan zekası değildir. Çünkü bilişsel alan ile ilgili zekanın futbol ile ilgili olarak normal insandaki seviyede olması, anormal yani özürlü olunmayacak düzeyde olması yeterlidir.
Geri kalan asıl mesele beynin hareket etme ile ilgili bölgesinde yer alan "motor alandaki" sinir hücrelerinin çok fazla sayıda aktif edilmesi meselesidir.
Nasıl aktif edilir bu sinir hücreleri? Öncelikle uyarılarak. Peki nasıl uyarılır? Görsel, işitsel ve dokunsal uyaranlar ile... Ama daha önemlisi bu uyaranlar mutlaka hareket ile birleştirilmelidir.
Zaman, mekan, mesafe, yan ve yön uyaranlarının alglanması ve hareket ile birleştirilmesi ile arzulanan oyun becerileri geliştirilmeye başlanır.
"Eeeee hocam işte beyinle ilgili şeylerden söz ediyorsun" diye düşünülüyorsa, elbette her şey beyinle ilgilidir zaten. Çünkü yaşamda beyin ile ilgili olmayan hiç bir şey yoktur..
Ama zeka yani akıllı olma veya çok akıllı olma derecesi futbol becerisi arasında anlamlı bir ilişki yoktur. Normal düzeyde bir insan zekasına sahip olmak mükemmel futbolcu olmaya yetecek zeka demektir.
Farkı belirleyen şey çok akıllı olmak değil, yani "bilişsel zeka" düzeyinin yüksekliği değil, beyindeki motor alanın başat olarak kullanılmasının sağlanması ile ilgilidir.
Motor alan ilgili sinir hücrelerinin çok sayıda uyarılması, hareketin sinirler aracılığı ile iletimi ve iletilen uyaranları harekete dönüştürecek kas işlevselliğidir. Hepsi bundan ibarettir.
Bazı çocuklar için doğuştan yetenekli denilmesinin asıl nedeni tam olarak budur. Beynin ilgili motor alanı daha gelişmiş ve uyaranlara daha açık olduğu için daha çabuk öğrenir vedaha çabuk beceri kazanırlar.
"Futbol zekası" diye bir şey yoktur.
Üstelik futbol ve diğer tüm takım sporlarını üstün bir beceri ile oynayabilmenin zeka (IQ) ile ilgisi sadece oyunun kurallarını bilmek, oyunu anlayabilmek ile sınırlıdır.
Aksi olsaydı bilim insanları, araştırmacılar, zeka düzeyi puanı çok yüksek olanlar çok iyi futbol oynarlardı.
Futbol zekası diye tanımlanan şey, psikomotor zeka şeklinde ifade edilir ve literatürde yer alır.
Ama bu da tamamen sinir kas ilişkisi ve eğitimi ile gelişen ve geliştirilen ve doğuştan getirilen bazı özellikler ile de birleşerek ortaya çıkan "beceri" konusunu ifade eder.
Özetle futbol zekası oyuncu yaratıcılığı, oyunu çok yönlü görme, oyunu okuma ile oyun içinde bireysel taktiği takım taktiği içinde kullanabilme becerisidir.
Bu da üst düzey zeka ile ilgili değil, koordinatif ve algısal motor gelişim özellikleri ile birlikte geliştirilen top ile ilişkili becerilerin gelişmiş ve geliştirilmiş olmasıyla ilgilidir.
O halde futbolda "iyi futbolcu" ve "özellikli futbolcu" yetiştirmek istiyorsak altyapı temel ve gelişim dönemlerinde algısal motor gelişim özellikleri, koordinatif özellikler ve top ile ilişkili hareketleri mükmemmelleştirmekten başka bir işimiz olmamalıdır.
2
SPORDA VE FUTBOLDA ZEKA MESELESİNE DAİR
Psikomotor Öğrenmeler ve Beyin
Bütün öğrenmeler beyin temelli öğrenmelerdir. Öğrenmelerin yani, yaşam için gerekli bilişsel, duyuşsal ve psikomotor davranışların hepsinin kaynağı beyindir.
Doğumdan itibaren sergilenen bazı psikomotor davranışlar refleks davranışlardır. Alt beyin tarafından kontrol edilen bu tür davranışlar ilerleyen dönemlerden itibaren (4. aydan sonra) giderek azalır ve birkaç tanesi hariç tamamen yok olur.
Bunun dışında yaşamak için gerçekleştirilen tüm davranışlarda olduğu gibi motor davranışlar da öğrenilen davranışlardır.
Öğrenilen her şey girdi, merkezi işlem ve çıktı döngüsüne dayanır. İşlem merkezi ise beyindir. Sonuç olarak psikomotor öğrenmeler beyin merkezli kassal çıktılardır.
Bir çocuğun elindeki yiyeceği ağzına yaklaştırması, emeklemesi, oturması, yürümesi gibi motor davranışların refleks öncelleri (temeli) olsa da bunların amaçlı davranışa dönüşmeleri algı, değerlendirme ve harekete geçme ile ilgili beyinsel faaliyetler sonucu gerçekleşir.
Beyin ve hareket ilişkisi aynı zamanda beyin ve beden eğitimi spor ilişkisi anlamına da gelmektedir. Beyin ve beden eğitimi spor ilişkisi psikomotor öğrenmelerin öncellikle beyinsel bir faaliyet olduğu ile ilgili bir ilişkidir. Dolayısıyla beden eğitimi spor öğretimi ile ilgili yaklaşımların beyin temelli yaklaşımları da içeriyor olması gerektiği açıktır.
Bir çocuktan her hangi bir psikomotor davranışı gerçekleştirmesini beklemek demek, çocuğun söz konusu davranış ile ilgili merkezi işlem gerçekleştirmesini istemek demektir.
Psikomotor davranışlar beynin ilgili bölümlerinde ve ilgili sinir hücrelerin işlevselleştirmesi anlamına geldiği gibi, beynin ilgili bölüm ve hücrelerin işlevselleştirilmesi de, psikomotor davranışlarda amaçlılık, çeşitlilik ve kalite anlamına gelmektedir
Doğum öncesi ilk üç ayda gelişiminin önemli kısmını büyük ölçüde tamamlayan beyin, 4 yaşına değin hızlı bir büyüme sergiler. Büyüme hamlesinin ilk dönemi 18. aya değin glia hücrelerinin büyüdüğü dönem, ikinci dönem ise dördüncü yaşa değin myelinizasyonun (aksonların myelin adı verilen beyaz yağlı bir madde ile kaplanması) gerçekleştiği dönemdir (Malina ve Bouchard, 1991 akt. Özer, 1995: 70).
Beyin ve omuriliği kapsayan sinir sistemi nöronlar ve glia hücrelerinden oluşur. Nöronlar duyusal alıcılar, diğer nöronlar ve kaslar ile iletişim kurma işlemine sahiptirler. Glia hücreleri ise nöronların çalışması ile ilgili işlevleri yerine getirirler.
Nöronlar hücre gövdesi, bunun çevresinde yer alan uzantılar yani dendrit ve hücre gövdesinden çıkarak uzanan aksonlar olmak üzere üç kısımdan oluşur. Yeni doğan bir bebekte dendrit ağları seyrek ve az gelişmişken, özellikle doğumdan sonraki altı ay boyunca çevreden duyusal iletiler alındıkça dallanır ve aktif hale gelir.
Nöronlar dendritler aracılığı ile komşu nöronların aksonlarından gelen iletileri alır ve bu iletileri kimyasal ve elektrik işlemler yolu ile akson boyunca sinaps adı verilen boşluklara aktarırlar. Sinaps oluşturmayan nöronların çoğu ölür.
Kaynak: İsmail Topkaya, "Hareket, beden eğitim ve sporda öğrenme ve öğretimin temelleri", 4. Baskı, Paradigma Akademi Yay. 2016
3
Yaşamın ilk yılında beyin hücrelerinin sayısı azalırken beyinin ağırlığı iki kat artar. Bunun nedeni nöronların tüm uyaranlara (işitsel, görsel, dokunsal, koku, tat gibi) tepki verirken dendritler yoluyla fiziksel bağlantılar kurup geliştirmeleridir. Çocuğun aktif yaşantısı (hareket), zihinsel çabası ve zengin çevresel uyaranlar dendritlerin dallanmasını hızlandırır ve zeka gelişir.
Zekanın beynin büyük olması ya da nöron sayısının fazla olması ile değil beynin yeterince gelişmiş olması, özellikle nöronların işlevselliği ile ilgili bir durumdur.
Hareket etme ile ilgili uyaranların yoğunluğu, hareketle ilgili nöronların dendritlenmesi ve sinapslar oluşturması sonucu psikomotor davranışlar gerçekleşir. Duyu-motor dönemden başlayıp algı-motor dönemde artarak devam eden hareket gelişiminin temeli ilgili nöronların dendritlenmesi ve sinapslar oluşturmasıdır. Bu olgu, hareket öğreniminin nörolojik temelini ortaya koyar.
Bir sinir hücresinin (nöron) dendrit ve akson yeterliliği onun sinaps oluşturma yeterliliği demektir. Nöronlar arası bağlantı anlamına gelen ve bir nöronun aksonundan diğer nöronun dendritlerine sinirsel akımların iletimi olan sinapslar “öğrenme” ile oluşurlar. Kullanılmadıklarında (uyarılmadıklarında) işlevsizleşir ve yok olurlar.
Bir uyarı sağlandığında üç milyar nöronun faaliyete geçtiği söylenirken yeni doğan bir bebeğe resim gösterildiğinde üç milyar dendrit oluştuğu saptanmıştır (Sherarer ve Sherarer, 1999 akt. Özer, 2004: 71).
Öğrencilere beyinlerini kullanmaları için fırsat verilmediğinde ya da beyinlerini kullanmak durumlarıyla karşılaşmadıklarında dendritler uyarılmazlar. Öğretmenler uygun uyarıcılar vermediğinde nöral budanmaya neden olabilirler ya da bilgiyi algılamak için gerekli olan yetenekleri köreltebilirler. Bu tip olaylar okul çağındaki çocuklarda genellikle baskın oldukları zeka alanları aktif olarak uyarılmadığında gerçekleşmektedir. Örneğin, bir öğrencinin beyni genellikle hareket ederek işlem görüyorsa ve bu öğrenciye hareket etme serbestliği tanınmıyorsa beyin süreçlerinde nöral budanmaya neden olan bir azalma söz konusu olabilir (Selçuk ve ark., 2004: 14).
Öğrenilmiş bir psikomotor davranışın sürekli tekrar edilmesi, ilgili nöronların daha fazla dendritlenmesine ve sinapslar oluşturmasına yol açmadığı gibi diğer sinir hücrelerini de işlevselleştirmez. Bunun olabilmesi için, farklı psikomotor uyaranlar gereklidir.
Psikomotor gelişim bir bakıma bebeklik ve ilk çocukluk dönemindeki sinir-kas olgunlaşmasının bir ürünüdür ve beynin bu dönemdeki hızlı büyümesi ile ilgilidir. Sinir-kas bütünleşmesi beyinciğin eşsiz büyüme atılımını yansıtır. Bebeklik döneminde kazanılan hareket becerileri bu bütünleşmenin ürünüdür (Malina ve Bouchard, 1991 akt. Özer, 2004. 73).
Hareket beden eğitimi ve spora ilişkin istendik motor davranışları istenen sayıda ve kalitede gerçekleştirebilmek sadece kassal bir çıktıdan ibaret değildir. Kassal çıktı sadece bir ürün yani sonuçtur. Bunu beden eğitim spor eğitmenlerinin çok iyi bilmesi gerekmektedir. Çünkü hareket yeterliliği, çocukların o ana kadar geçirdikleri hareket deneyimleri ile yani, hareket gelişiminden sorumlu beynin ilgili bölümlerindeki nöronlarla ilgilidir.
Çocuğun boyu, kilosu psikomotor davranışlar için bir referans değil psikomotor çıktının sergilenmesi için gereken araçlardır. Psikomotor davranışlar için asıl referans olgunlaşmış olma ve hazır bulunuşluk yeterliliğidir. Bu ise beyin, sinir, kas iletişimi yeterliliği yani nörofizyolojik yeterliliktir.
Yaşamın ilk birkaç yılında beyin, beyin kabuğunun her santimetre karesinde saniyede otuz bin yeni sinaps yapar. Bu sinapsların yapımı kısmen doğru beslenmeye bağlıdır. Ancak, daha çok bebeğin etrafındaki dünya ile ilgilidir. Sevgi ve ilginin bol olduğu, ilginç oyuncak ve nesnelerin bulunduğu bir ortam bebeğin beyninde daha fazla sinaps yapılmasına yardımcı olur. Ne kadar çok sinaps yapılırsa beyin de bebek büyürken o kadar iyi çalışır (Rose ve Lichtenfens, 2005: 25).
Bir psikomotor davranışı ya da davranışları edinme, edinilen bu davranışları unutmama ve gerektiğinde farklı amaçlar için kullanma, beyindeki nöronların söz konusu motor davranışların her boyutu için bir çok sinaps oluşturmasıyla mümkündür. Bu da bir hareketi çok boyutlu öğrenmeyi gerektirir. Doğal olarak hareket öğretim yaklaşımları da çok boyutlu düşünmeyi gerektirecek yapıda olmalıdır. Örneğin, topu atma davranışı yerine topu farklı şekillerde atma davranışları gibi. Topu atma davranışlarının öğretiminde çocuk merkeze alınarak topu uzağa, yukarı veya bir hedefe nasıl atarsa daha doğru atabileceğini düşünmesine neden olacak bir öğrenme ortamı, çocuğun daha fazla nöronunu aktive ederek sinapslar oluşturmasını sağlayabilir.
Kaynak: İsmail Topkaya, "Hareket, beden eğitim ve sporda öğrenme ve öğretimin temelleri", 4. Baskı, Paradigma Akademi Yay. 2016
4
Zeka puanı yüksek olan 9 yaşındaki bir çocuk ile zeka puanı yüksek olmayan ama olması gereken sınırlar içinde olan BAŞKA bir çocuk arasında, çalışmalar sonunda öğrenme verimi farkını ortaya koyacak olan şey zeka derecesi değil, çocukların sahip oldukları "psikomotor yetiler ve o yetilerin uyarılmış olması belirler.
Futbola ilişkin anlama, söyleneni yapabilme veya kısa sürede motor alan ile ilgili olarak daha çabuk beceri elde etmenin nedeni zeka yüksekliği değildir. Beynin ilgili bölümü olan motor hareketlerden sorumlu bölümün daha çok işlevselleştirilmiş olması ile ilgilidir.
"Ama hocam işte beyinden söz ediyorsunuz, o halde zekadan söz ediyorsunuz" gibi bir soru akla gelebilir. Ama sözünü ettiğimiz zeka bilişsel alan zekası değildir. Çünkü bilişsel alan ile ilgili zekanın futbol ile ilgili olarak normal insandaki seviyede olması, anormal yani özürlü olunmayacak düzeyde olması yeterlidir.
Geri kalan asıl mesele beynin hareket etme ile ilgili bölgesinde yer alan "motor alandaki" sinir hücrelerinin çok fazla sayıda aktif edilmesi meselesidir.
Nasıl aktif edilir bu sinir hücreleri? Öncelikle uyarılarak. Peki nasıl uyarılır? Görsel, işitsel ve dokunsal uyaranlar ile... Ama daha önemlisi bu uyaranlar mutlaka hareket ile birleştirilmelidir.
Zaman, mekan, mesafe, yan ve yön uyaranlarının alglanması ve hareket ile birleştirilmesi ile arzulanan oyun becerileri geliştirilmeye başlanır.
"Eeeee hocam işte beyinle ilgili şeylerden söz ediyorsun" diye düşünülüyorsa, elbette her şey beyinle ilgilidir zaten. Çünkü yaşamda beyin ile ilgili olmayan hiç bir şey yoktur..
Ama zeka yani akıllı olma veya çok akıllı olma derecesi futbol becerisi arasında anlamlı bir ilişki yoktur. Normal düzeyde bir insan zekasına sahip olmak mükemmel futbolcu olmaya yetecek zeka demektir.
Farkı belirleyen şey çok akıllı olmak değil, yani "bilişsel zeka" düzeyinin yüksekliği değil, beyindeki motor alanın başat olarak kullanılmasının sağlanması ile ilgilidir.
Motor alan ilgili sinir hücrelerinin çok sayıda uyarılması, hareketin sinirler aracılığı ile iletimi ve iletilen uyaranları harekete dönüştürecek kas işlevselliğidir. Hepsi bundan ibarettir.
Bazı çocuklar için doğuştan yetenekli denilmesinin asıl nedeni tam olarak budur. Beynin ilgili motor alanı daha gelişmiş ve uyaranlara daha açık olduğu için daha çabuk öğrenir vedaha çabuk beceri kazanırlar.
ÇOCUKLARIN FUTBOLU
"ÇOCUK FUTBOLU" İFADESİ DOĞRUDUR.
AMA DAHA DA DOĞRUSU "ÇOCUKLARIN FUTBOLU" İFADESİDİR...
ÇÜNKÜ "ÇOCUKLARIN FUTBOLU" İFADESİ FUTBOLDA ALTYAPI MODELİNİ İFADE EDEN BİR CÜMLEDİR.
Bir yazı okuduk.
Yazının başlığı "Çocuk bahçesi değil, çocukların bahçesi"ydi.
Çok yerinde, çok anlamlı ve çok nitelikli bir ifadeydi...
Başlık o kadar doğru ki; Olması gereken her şeyi ifade ediyor.
Aynı şekilde ve yaklaşım ile düşünerek biz de ifade etmek isteriz ki;
"Çocuk futbolu değil, çocukların futbolu" daha doğru olandır.
Ne demek istiyoruz?
Şunu;
Bütün çocuklar için her yer, her zaman, her koşulda onların futbolu oyun ve eğlence aracı olarak oynayabileceği ortama, imkana ve fırsatlara dönüştürülmediği sürece "çocuk futbolu" ifadesinin içini dolduramaz ve pratiğini yaratamazsınız.
Tıpkı minnacık, uyduruk, yapmacık çocuk bahçeleri gibi.
Oysa bahçeleri çocukların bahçesi kılmadığınız sürece çocukları doğa ile buluşturamazsınız.
Çocuk futbolu, futbolu çocuklar ile buluşturamadığı gibi, çocukları da futbol ile buluşturmaya yetmez.
Çocukların futbolu, futbolun çocukları demektir.
Çözüm futbolu ulaşılabilir kılmaktır.
Çözüm arsalar, alanlar, açık semt sahaları, mahalle sahaları ve herkese açık ve herkesi kabul etmekle yükümlü yerel kulüplerdir.
AMA DAHA DA DOĞRUSU "ÇOCUKLARIN FUTBOLU" İFADESİDİR...
ÇÜNKÜ "ÇOCUKLARIN FUTBOLU" İFADESİ FUTBOLDA ALTYAPI MODELİNİ İFADE EDEN BİR CÜMLEDİR.
Bir yazı okuduk.
Yazının başlığı "Çocuk bahçesi değil, çocukların bahçesi"ydi.
Çok yerinde, çok anlamlı ve çok nitelikli bir ifadeydi...
Başlık o kadar doğru ki; Olması gereken her şeyi ifade ediyor.
Aynı şekilde ve yaklaşım ile düşünerek biz de ifade etmek isteriz ki;
"Çocuk futbolu değil, çocukların futbolu" daha doğru olandır.
Ne demek istiyoruz?
Şunu;
Bütün çocuklar için her yer, her zaman, her koşulda onların futbolu oyun ve eğlence aracı olarak oynayabileceği ortama, imkana ve fırsatlara dönüştürülmediği sürece "çocuk futbolu" ifadesinin içini dolduramaz ve pratiğini yaratamazsınız.
Tıpkı minnacık, uyduruk, yapmacık çocuk bahçeleri gibi.
Oysa bahçeleri çocukların bahçesi kılmadığınız sürece çocukları doğa ile buluşturamazsınız.
Çocuk futbolu, futbolu çocuklar ile buluşturamadığı gibi, çocukları da futbol ile buluşturmaya yetmez.
Çocukların futbolu, futbolun çocukları demektir.
Çözüm futbolu ulaşılabilir kılmaktır.
Çözüm arsalar, alanlar, açık semt sahaları, mahalle sahaları ve herkese açık ve herkesi kabul etmekle yükümlü yerel kulüplerdir.
TOP İLE İLİŞKİLİ HAREKETİN ÖNCELİ TOPU HİSSETMEKLE BAŞLAR
His sadece duygu demek değildir.
His aynı zamanda yüzeye yakın alıcılar tarafından (senso-motor) algılayıcılar tarafından dışarıda ne olup bittiğinin dokunma, temas yoluyla algılanması demektir.
"Dokunmak hissetmektir" sözü boşuna söylenmiş bir söz veya cümle değildir.
Top ile ilişkili hareketlerin giderek amaçlı hareketlere ve sonrasında ise beceriye ulaşmasının ön koşulu işte bu algılamanın öncelikli olarak hissedilmesiyle başlar.
Topun ayağın ilgili bölümleri ile hissedilmesi bu nedenle çok önemlidir.
Hissetme nesnenin tüm özellikleri ve nesnenin hareketlerinin alıcılar ve algılayıcılar tarafından beyine ulaştırılarak ve orada anlaşılması/anlamlandırılması yani "algılanması" demektir.
Hissedilen ve sonrasında algılanan nesneye yönelik verilen cevap ise beynin sinirler aracılığı ile ilettiği uyaranları kaslara iletmesi ile gerçekleşir.
Yani beynin cevap olarak topun hızı, yumuşaklığı, ağırlığı ile ilgili olarak, topu kontrol etme, itme, vurma, durdurma gibi hareketleri ile ilgili emirlerini yapmayı sağlayacak olan uyaranları sinirler aracılığı ile ince ve kalın kaslara göndererek, ayaktaki ve bacaktaki ilgili kasların ilgili derecede kasılmasını ve dolayısıyla da kasların amaca göre kullanılmasını sağlamasıyla gerçekleşir.
Kaslar kuvvet kademelendirmesiyle yani gereken kadar kuvvet üreterek (motor-ünite aracılığı ile) olması gerektiği kadar kasılarak topu ile ayak ilişkisini yaratır.
Başa dönersek, insan önce hisseder. Her şey hissetme ile başlar.
Çünkü hissetme algılamanın öncelidir.
Algılama ise verilecek cevabın öncelidir.
Doğru hissedemez isek doğru algılayamaz, doğru algılayamaz isek doğru cevabı, yani doğru hareketi yapamayız.
Doğru hareketler olmazsa doğru beceriler zaten oluşmayacaktır.
Bu durumda çocukların öncelikle topu hissetmeleri çok ama çok önemlidir.
Ağır hissedilen top sonrasında her şeyin ağır topa ilişkin oluşmasına neden olur. Nesneler ağırlaştıkça o nesneler yönelik davranışlar ağır olur.
Beceriden ve beceri düzeyi yüksek olmaktan çok kuvvetli olma eğilimli olmanın nedeni budur.
His aynı zamanda yüzeye yakın alıcılar tarafından (senso-motor) algılayıcılar tarafından dışarıda ne olup bittiğinin dokunma, temas yoluyla algılanması demektir.
"Dokunmak hissetmektir" sözü boşuna söylenmiş bir söz veya cümle değildir.
Top ile ilişkili hareketlerin giderek amaçlı hareketlere ve sonrasında ise beceriye ulaşmasının ön koşulu işte bu algılamanın öncelikli olarak hissedilmesiyle başlar.
Topun ayağın ilgili bölümleri ile hissedilmesi bu nedenle çok önemlidir.
Hissetme nesnenin tüm özellikleri ve nesnenin hareketlerinin alıcılar ve algılayıcılar tarafından beyine ulaştırılarak ve orada anlaşılması/anlamlandırılması yani "algılanması" demektir.
Hissedilen ve sonrasında algılanan nesneye yönelik verilen cevap ise beynin sinirler aracılığı ile ilettiği uyaranları kaslara iletmesi ile gerçekleşir.
Yani beynin cevap olarak topun hızı, yumuşaklığı, ağırlığı ile ilgili olarak, topu kontrol etme, itme, vurma, durdurma gibi hareketleri ile ilgili emirlerini yapmayı sağlayacak olan uyaranları sinirler aracılığı ile ince ve kalın kaslara göndererek, ayaktaki ve bacaktaki ilgili kasların ilgili derecede kasılmasını ve dolayısıyla da kasların amaca göre kullanılmasını sağlamasıyla gerçekleşir.
Kaslar kuvvet kademelendirmesiyle yani gereken kadar kuvvet üreterek (motor-ünite aracılığı ile) olması gerektiği kadar kasılarak topu ile ayak ilişkisini yaratır.
Başa dönersek, insan önce hisseder. Her şey hissetme ile başlar.
Çünkü hissetme algılamanın öncelidir.
Algılama ise verilecek cevabın öncelidir.
Doğru hissedemez isek doğru algılayamaz, doğru algılayamaz isek doğru cevabı, yani doğru hareketi yapamayız.
Doğru hareketler olmazsa doğru beceriler zaten oluşmayacaktır.
Bu durumda çocukların öncelikle topu hissetmeleri çok ama çok önemlidir.
Ağır hissedilen top sonrasında her şeyin ağır topa ilişkin oluşmasına neden olur. Nesneler ağırlaştıkça o nesneler yönelik davranışlar ağır olur.
Beceriden ve beceri düzeyi yüksek olmaktan çok kuvvetli olma eğilimli olmanın nedeni budur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
OYUN ALANLARININ YAPISI VE UYARAN İLİŞKİSİ
Oyun alanlarındaki, kazaya sebep olma olasılığı olan nesnelerin kaldırılmasına yönelik eğilim, diğer bir açıdan bakıldığında çocukların sab...
-
""Adam geçme" ile "adam eksiltme" pratik olarak aynı gibi görünse de taktik düşünce olarak aynı şey değildir. Adam ...
-
1 AÇIK BECERİ-KAPALI BECERİ KONUSU ve ÖNEMİ Açık beceride çevresel şartlar değişkendir. Yani futbol oyunu içinde bir pozisyonda yapılab...
-
Kalecilik ve kaleci olma eğilimi çocuklarda daha geç yaş dilimlerinde oluşmaya başlayan bir tercih ve istektir. Bu çocuk gelişimi ...















